İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDE SESSİZ İSTİLA

Bir milletin inancı, en çok onu öğretmekle yükümlü olan kurumlarda korunur ya da tahrip edilir. Bugün ne yazık ki İlahiyat Fakültelerinin önemli bir kısmında yaşanan tablo, ilmin emanetine yakışmayan bir savrulmayı gözler önüne sermektedir. Sorun yalnızca yöntem meselesi değil; mesele, istikamet meselesidir.
Birçok ilahiyat hocası ders anlatırken İslami değerleri merkeze almak yerine, oryantalist bakış açısını meşrulaştırmaya, hatta hâkim kılmaya çalışmaktadır. Öğrenciler ise hakikati savunma cesaretini not korkusuna feda etmek zorunda bırakılmaktadır. İnanmadığı fikirleri savunmak, benimsemediği görüşleri sınav kâğıdına geçirmek; genç zihinler için adeta bir hayatta kalma stratejisine dönüşmüştür. Bu, ilim değil; fikrî baskıdır.
Kelam dersleri, iman esaslarını tahkim etmek için vardır. Oysa bugün bazı kelamcılar, ateizme ve deizme kapı aralayan tartışmaları “özgür düşünce” ambalajıyla sunmaktadır. Tarihte sapkın fırkaların İslam’a aykırı görüşleri, eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden meşrulaştırılmakta; şefaat, miraç, mucize ve keramet gibi Ehl-i Sünnet’in temel kabulleri derslerde açıkça inkâr edilebilmektedir. İman savunulacağı yerde, iman tartışmaya açılmakta; şüphe, metod adı altında normalleştirilmektedir.
Tefsir alanında ise tablo daha da vahimdir. Klasik tefsir birikimi küçümsenmekte, asırlardır ümmeti besleyen ilmi miras “çağ dışı” ilan edilmektedir. Mekâsıd, semantik ve hermenötik gibi yöntemler, araç olmaktan çıkarılıp amaç hâline getirilmekte; sonuçta Allah’ın muradı değil, modern insanın beklentisi merkeze alınmaktadır. Kıssalar sembolik ilan edilmekte, Kur’an’ın herkes tarafından hiçbir ilme ihtiyaç olmaksızın anlaşılabileceği iddia edilerek meal yeterli görülmektedir. Hüküm ayetleri ise modernitenin baskısıyla eğilip bükülmekte, ilahi mesaj çağın rüzgârına kurban edilmektedir.
Hadis derslerinde, sünnetin güvenilirliği sarsılmakta; hadislerin tamamına yakını “uydurma” yaftasıyla mahkûm edilmektedir. Kur’an’a aykırılık iddiası, ölçüsüz ve keyfî biçimde dillendirilerek öğrencilerin zihnine şüphe tohumu ekilmektedir. Böylece Kur’an’ı hayata taşıyan sünnet devre dışı bırakılmakta, İslam soyut bir metne indirgenmektedir.
İslam tarihi dersleri ise ibret alma zemininden çıkarılıp hesaplaşma alanına dönüştürülmektedir. Tarihte yaşanan bazı sıkıntılar öne çıkarılarak sahabeye karşı kin duygusu üretilmekte; cennetle müjdelenmiş Hz. Osman’a bile nefret telkin edilebilmektedir. Hz. Muaviye’ye “Hazret” demekten imtina eden bir dil, ilmî değil ideolojiktir. Emevilerin İslam’a yaptığı büyük katkılar görmezden gelinmekte; Yezid’in birkaç yıllık iktidarı bahane edilerek koskoca bir dönem toptan karalanmaktadır. Oysa İslam, onların zamanında en uzak diyarlara ulaşmış, Endülüs gibi bir medeniyet filizlenmiştir. Kendi tarihine düşman bir zihniyet, öğrenciye de düşmanlık aşılamaktadır.
Felsefe dersleri ise çoğu zaman hikmet üretmek yerine şüphe üretmektedir. Allah’ın varlığı ve kudreti, iman tahkimi için değil, zihni bulandırmak için tartışmaya açılmaktadır. “Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?” gibi içi boş sorular, gençlerin zihninde imanî netliği değil, anlamsız bir karmaşayı doğurmaktadır. Filozofların safsataları, ayet ve hadis diliyle sunulmakta; kaynak ile yorum bilinçli biçimde birbirine karıştırılmaktadır.
Diğer alanlarda da manzara değişmemektedir. Sapık fikirler, sınav notlarıyla dayatılmakta; öğrenci hocanın düşüncesine göre cevap vermediğinde cezalandırılmaktadır. Böylece gençler, inanmadığı şeyleri savunmaya zorlanmakta; iki yüzlü değil ama iki dilli bir nesil yetişmektedir. Bu, nifak değilse bile, nifaka giden yolu döşemektir.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
İlahiyat Fakülteleri hakikatin muhafızı mı, yoksa modern ideolojilerin laboratuvarı mı olacaktır?
Bu gidişat durdurulmazsa kaybedilen yalnızca öğrenciler değil, ümmetin ilim istikameti olacaktır. İlahiyat, Allah adına konuşma sorumluluğu taşıyan bir alandır. Bu sorumluluğu hafife alan her yaklaşım, ilim değil; ihanettir.