Yanlış Puzzle’da Parlak Kalmak

Eğer kendini uymayan bir parça gibi hissediyorsan, bunu hemen bir eksiklik olarak yorumlamak zorunda değilsin. Bazen insan, ait olmadığı bir bütünün içinde fazlalık gibi durur. Ne kadar uyum sağlamaya çalışsa da köşeleri törpülenmez, şekli oturmaz. Çünkü mesele uyum sağlama becerisi değil, yanlış puzzle’ın içine yerleştirilmeye çalışılmaktır.

Kalabalıklar güven verir. Onaylanmak, kabul görmek, dışarıda kalmamak insanı rahatlatır. Bu yüzden çoğu zaman “olduğun gibi” kalmak yerine “olman gereken” hâle yaklaşmayı seçersin. Biraz daha az konuşur, biraz daha az itiraz edersin. Zamanla ses tonun yumuşar, düşüncelerin sadeleşir, bazı cümleleri kurmamayı öğrenirsin. Uyum sağladığını sanırsın ama aslında kendinden azar azar vazgeçiyorsundur.

Bu vazgeçiş gürültülü olmaz. Kimse fark etmez. En başta sen bile. Işığını kapattığını değil, sadece kısıkta tuttuğunu düşünürsün. Oysa ruh loşluğu sevmez; sadece alışır. Ve insan en çok, alıştığı karanlığı normal sandığında uzaklaşır kendinden.

Herkes kalabalık için yaratılmamıştır. Bazı insanlar sahneye aittir. Arka planda durduklarında içleri sıkılır, sebepsiz bir huzursuzluk çöker. Kendilerini eksik, yetersiz, fazla iddialı ya da “uyumsuz” sanırlar. Oysa bu bir sorun değil, bir yön duygusudur. Sahneye ait olan biriysen, ışıklar sana dönmediği sürece hiçbir şey tam anlamıyla yerine oturmaz.

Işıklar sana döndüğünde hayat kusursuz olmaz. Zorluklar bitmez, her şey kolaylaşmaz. Ama bir şey değişir: Kendin olarak durabildiğini fark edersin. Küçülmeden, sessizleşmeden, kenarlarını törpülemeden. O ana kadar seni rahatsız eden o “buraya ait değilim” hissi, bir kusur olmaktan çıkar; anlam kazanır.

Belki de mesele, daha çok uyum sağlamak değildir. Belki mesele, yanlış yerde ne kadar dayanabildiğimizi sorgulamaktır. Çünkü doğru yerde insan parlamaya çalışmaz. Işık zaten üzerindedir. Ve insan, ilk kez sönmemek için çaba harcamadığında, gerçekten yerine oturur.