UÇURUMDAN ÇEKİLEN, İÇREDİR BİLİNMEYEN

Yağmur ÖCAY ( Yazar )

02-05-2026 18:06

UÇURUMDAN ÇEKİLEN, İÇREDİR BİLİNMEYEN

Güneşin bir bilinmeyen ucunda, gökyüzünün bulutlar açtığı bir yer vardı. Bir bulut açar ve zamanla büyür, sular suları, köprüler köprüleri doğururdu. Bulut Alı Diyarı’ydı orası. Dışarıdan görenler; onları “sadece bir bulut” zannederdi lakin kadim bulutlar, içlerinde caddeleri, mahalleleri taşırdı. “Her şeyin ötesinde bir yer bulmak mümkün mü?” diyenler için bir yer vardı sahiden. Zamansızlığın ortasındaydı bulutlar ve kuşlar. Ağaçkakan yuvalarına mektup bırakırdı kimi âşıklar. Ağaç gövdelerinin oyuğunda gömülü âşık sözleri olurdu. Ağaçkakanlara verilmiş sırdı âşık yakarışları. Terzi kuşlarının yapraklara dikiş atarak yaptıkları yuvalar, soğuktan sıcağa geçişin hissiydi o diyarda.

Bulut Alı Diyarı’ndaki bir bulutun içinde Öyküm adında sarı saçlı, uzun boylu bir kız yaşardı. Kendini çok beğenir, hayvanları çok severdi. Öyküm’ün bir kedisi vardı. Adı Masal olan bu kedisini çocuğu gibi severdi. Evden çıkıp gittiğinde aklı hep sevgili kedisinde kalırdı. “Canı sıkıldı mı? Acaba bana küstü mü? İyi midir şimdi?” diye dertlenirdi. Bir de adı Özsev olan çok sevdiği büyükannesi vardı. Büyükannesinin pembenin farklı tonlarıyla bezenmiş, amber kokan bir odası vardı. Kapı, halı, perde, çiçekler, duvarlar, fincanlar, pembe ve mutluydu. Öyküm evden çıkmadan önce büyükannesinin odasına uğrardı. Yine öyle bir gündü.

“Babanne kırkkilit otu çayı içer misin?”

“Kırkkilit mi? O ne?”

“Çok sağlıklı bir çay!”

“Adı hiç sağlıklı gelmedi bana.”

Öyküm odasından çıkmadan önce aynasına bakmıştı ama bu yetmeyecekti. Bir de Özsev’in odasındaki aynaya baktı. Guguklu Saat yine ne bulacaktı ah! Bulut Alı Diyarı’nda bir Guguklu Saat vardı. Aslında pek bir işe yaramazdı ama çok ağır olduğu için kimse de onu ordan kaldıramamıştı. Bu Saat önünden kadınlar geçtiğinde bas bas avazı çıktığı kadar çok kötü bir ses çıkararak bağırırdı. Neredeyse her seferinde bir bahane bulurdu. Bazen bahanesi kadınların kıyafetleri olurdu, bazen yürüyüşleri, bazen kahkahaları, bazense sessizlikleri... Önünden geçip öttürene, yetmezmiş gibi, bir de o çıkardığı kötü sesi duyanlar bağırırlardı; “Kafamızı dinleyecektik, başımızı ağrıttı yine bu katlanılmaz ses, neden öttürüyorsun şunu?” diye. Öyküm, çoğu zaman yolu uzatarak önünden geçmemeyi tercih ederdi ama bu sefer mecburen önünden geçecekti çünkü gideceği yer Terzi Şerbetçi Ali’ydi. Guguklu Saat’in hemen yanında olan bu terziye Saati öttürmeden gelmeyi başarmıştı. Ali’ye Şerbetçi denmesinin sebebi nabza göre şerbet vermesiydi. “Bu adamın dinini imanını bilen beri gelsin!” derlerdi onun için. Sekülerle seküler, radikalle radikal, marjinalle marjinal olurdu. Öyküm, Şerbetçi Ali’ye çok değerli bir kumaş getirmişti. Değil içlerinde yaşadıkları bulutun, Bulut Alı Diyarı’nın bile görmediği çok başka bir kumaştı. Görür görmez “Sarı saçıma, uzun boyuma çok yakışır!” demişti. İlkin satıcı kumaşın başka diyarlara götürülmesini, başka diyarlarda bilinmesini istememişti. Öyküm türlü zahmetlere girip Bulut Alı’na getirmeyi başarmıştı. Kumaşın birtakım özellikleri vardı. Yoklukta akan bir nehre bile dönüşürdü. O kumaştan kendisine bir elbise diktirecekti. Şerbetçi Ali Öyküm’ün ölçülerini aldı. Öyküm büyük bir mutlulukla terziden ayrıldı. Akabinde içeriye Suderin girdi. Kumaşı gördüğünde duygusallaştı. Ona babasının aldığı ve çok uzun zaman önce kaybettiği pelerininin kumaşına benzetti. O pelerin Suderin için sadece bir pelerin değildi. Rüyaları, hayalleri, hayatı anlamlandırışı hep o pelerinle ilgiliydi. Suderin içli, hisli bir kızdı. Gördüğü kumaşın yıllarca aradığı pelerininin kumaşı olduğuna inandı. Çok sevdiği hem ablası hem dostu olarak gördüğü biri vardı. O, Kızılşendi. Kızılşen, eşyalara dokunarak onların geçmişleriyle ilgili görüntüler görürdü. Suderin, kumaşı Kızılşen’e götürecekti. Şerbetçi Ali’yi kumaşla ona pelerin dikmesi için ne yapıp edip ikna etti. Öyküm terziye elbisesini almaya geldiğinde ise Şerbetçi Ali’nin “Ben onu başkasına diktim. Sana da bu güzel kumaştan elbise diktim.” demesinin üzerine şok geçirdi. “Benim kumaşım nerede? Bu kumaşı benim getirdiğimi bilmeyen mi kaldı? Nasıl başkasına verirsin?” diye söylenmeye başladı. Haksızlığa uğramış olmanın verdiği haklı öfke hissiyle terziden çıktı ve Suderin’in evine geldi.

Öyküm “yün baskını” diye bir sihir bilirdi. Yün baskını sihri neyin üzerine yapıldıysa orayı yünler sarar, kaldırır, uçurumdan bırakırdı. Sihri yaptı fakat geç olmadan pişman oldu. Aklına Suderin’in de bir kedisi olduğu geldi. “Kedinin hiçbir suçu yok ki!” dedi. Kediye kıyamayıp sihri bozmak için yapması gerekeni yaptı. İçinde Suderin’in evi olan yünleri bir halatın ucuna bağladı, sihirli kelimeleri söyledi ve halatı çekmeye başladı. Böylece sihir bozuldu.

Sihri bozmasaydı ne yapardı, bununla nasıl yaşardı bilemeyeceği bir görüntüyle karşılaştı. Yünler dağıldıktan sonra Suderin’in evinden Öyküm’ün kendi kedisi Masal çıktı. Masal çok meraklı bir kediydi, zaman zaman ortadan kaybolur keşfetmek için başka yerlere giderdi. Öyküm neye uğradığını şaşırdı. “Ne işin var burada? Ne yani!..” dedi. “Büyüyü bozmasaydım, kedim Masal da mı yünlerin arasında uçurumdan bırakılacaktı? Masal, Masal, Masal…” dedi. “Sen, sana bir şey olmadı şükürler olsun.” Masal’a sarıldı. Suderinle Öyküm bir zaman sonra konuşarak anlaşmaya vardırlar ama en önemlisi Öyküm’e bulutların söylediği şarkıydı:

“Çektiğin uçurumdaki / Bir halatın ucundaki / Dışındaki değildi / Merhametinin ucu kime değdi?/ Sonradan anladın ki / Uzaktaki değildi / Sen başkası sandın oysaki / Hep böyle döner / İyi seyret / İntikam ve de merhamet”

DİĞER YAZILARI DERDİM Kİ: EKSTREM SPOR 01-01-1970 03:00 Kalbin Duyulmayan Vuruşları 01-01-1970 03:00 OYUNA DALMAK İMKAN DAHİLİNDE 01-01-1970 03:00