DERDİM Kİ: EKSTREM SPOR

Dünyanın dışında sadece birkaç saat önce var olmuş ve dünyaya giriş yapmış bir varlık, gördüğü insanlara “Yaşamak sizce nedir?” diye soracak olsa eminim sorduğu kişi sayısı kadar farklı cevap alırdı. Kimi yaşamak, aşık olmak derdi. Kimi yaşamak, sabretmek… Kimi belki denizi seyretmek derdi. Kimi güneşin ışıklarını yeryüzüne saçmasını beklemek… Kiminin ağzındansa bir türlü bir cevap çıkmazdı belki de. Yaşadığım küçük bir anıdan sonra daha doğrusu diyalogdan sonra yaşamayı ekstrem bir spor olarak kabul ediyorum.

Gökyüzüne, uçmaya dair ne varsa çocukluğumdan beri bayılıyorum. Gondola çok küçük yaşlarda binmiştim. Dönme dolap içimde aşk gibi şiir gibidir. Gökyüzünün, insanın kaybolduğu yerlerden bulunmaya açılan bir kapı gibi hiç eksilmeden, kusursuz şekilde başkalıkların eşiğinde öylece duruşunu çok severim.

Üzerinden daha bir yıl geçmedi yine benzer bir tutkuyla yamaç paraşütü yaptım. Paraşütlerin uçurulduğu alana gidine kadar sadece uçacak olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Alana gidince bir “acaba” dedim. “Ben ne yapıyorum, neden böyle bir şey yapıyorum, derdim ne?” Uçuş yapmadan önce paraşüt pilotuyla konuşup içimi rahatlatmak istedim. “Düşmeyiz değil mi?” dedim. “ Ekstrem spor yapıyorsun düşe de bilirsin. Düşmez kalkmaz bir Allah. ” dedi. İçimden, “Neee?” diye yankılanan bir ses… Ben düşmeyiz demesini ve altını doldurmasını bekliyordum. Daha ne olduğunu anlayamadan direkt uçtuk. Bir laf var ya akıllı köprü arayıncaya dek deli suyu geçermiş o misal tedbir sorgulamadan uçuşa geçtik. Paraşüt pilotu beklentimi karşılamamıştı. İçimi rahatlatacak cümleler kurmamasını garipsedim. Aradan zaman geçtikten sonra garipsediğim tavrında bir felsefenin gizli olduğunu fark ettim. Herkes için geçerli değil tabii ama kimimiz her zaman “son derece güvende olmak ” istiyoruz. Sosyal hayatta, işte, gelecekle ilgili, sağlık konusunda ve başka pek çok konuda bizi tehdit eden hiçbir şey olmasın istiyoruz. Yani düşmeyi göze almayı geçtim, düşmenin d’sini bile duymak istemiyoruz. Benliklerimize zorluklarla mücadele edebileceğimizi ve her zaman her şeyin yolunda gitmek zorunda olmadığını hatırlatmak sürekli içimizi rahatlatmaya çalışmaktan daha kalıcı bir huzur getirebilir. Sürekli, “ Ya şöyle olursa” ile başlayan sorulara karşılık başımıza bir şey gelmeyeceğine dair ikna edici cümleler duymayı beklememeliyiz belki de. Yüksek korunakların içinde gerçekleşebilecek bir kimlik var mı sizce? Kanatlanan küçük kuşları düşünelim. Gökyüzünde onları bekleyen tehlikeleri düşünüp uçmasalardı kuş olurlar mıydı?

“Şu iş şöyle şöyleydi, eminiz değil mi sorun yok?” Belki de öyle değildi, belki de sorun var, öyle değilse neler olacak yaşayıp görelim. Bir şarkı var ya, “Gelsin, hayat bildiği gibi gelsin.” Bu kadar basit olabilir çoğu zaman hayat. İlla ki güvende olacağız, illa ki risk almamış olacağız, illa ki başımıza bir şey gelmeyecek diye şartlamak kaygının asıl kökü olabilir mi? Belki de güvende hissetme ihtiyacının aşırılığı daha güvensiz hissettiriyordur.

Yarın bir itirafta bulunsak sonucuna katlanabilir miyiz? Diğer gün cesaret isteyen bir şey yapsak bedeli ağır olabilir mi? Çok mu korkuyoruz bedel ödemekten? Öbür gün radikal bir değişim için artık beklemesek erken davranmış olabilir miyiz? Ya sonucunda başımız çok ağrırsa? Ya yere çakılırsak? Çakıla da biliriz. Bu ihtimalle barışmak gerekiyor. Yaşadığımız hayatı göze aldıklarımızla ve barındırdığı riskleriyle ekstrem bir spora benzetebilirim. Sıfır risk beklentisi olmuyor dolayısıyla.

Yaşıyoruz!

Ekstrem spor yapıyoruz düşe de biliriz. Düşmez kalkmaz bir Allah.