
Bir Ömre Sığmayan Annelik Nöbeti
Mayıs ayının o ışıltılı pazar günü geldiğinde, vitrinler boy boy "mutluluk" fotoğraflarıyla donatılırken, ben başka bir yere; sessizliğin en gürültülü olduğu o derin kuyuya bakıyorum. Çünkü biliyorum ki; annelik sadece bir doğum belgesiyle başlamaz, bazen bir mezar taşıyla ebedileşir.
Toprakla Mühürlenmiş Anneler
Bugün çiçeklerin en güzeli, elleri çiçek değil vatan toprağı kokan şehit annelerinindir. Ama sadece onların mı? Gözlerimizi biraz daha uzağa, sınırların kanla çizildiği coğrafyalara çevirelim.
Filistin’de çocuğunun cansız bedenine sarılırken "Şükürler olsun" diye fısıldayan o siper ruhlu kadınların acısı, modern dünyanın sahte kutlamalarına sığar mı? Doğu Türkistan’da, Arakan’da evladı elinden koparılan, açlıkla ve zulümle sınanan annelerin sessiz çığlığı, vitrin camlarını tuzla buz etmeye yetmez mi? Annesini o yıkıntılar arasında bırakmış boynu bükük bir yetimin, bir daha asla dolmayacak olan o "kucak" boşluğu, bizim en büyük vicdan borcumuzdur.
Sabrın Yeryüzündeki Adı: Benim Annem
Bazı hayatlar vardır, bir değil bin ömre bedel acıları tek bir yürekte taşır. Henüz ben bu dünyaya gözlerimi açmadan, üç küçücük meleğini, bir iki yaşlarındaki üç can parçasını kendi elleriyle kara toprağa veren bir anneden bahsediyorum. Acı burada bitti mi sandınız?
Hayır, hayat onu en zayıf yerinden, "evlat yolu gözlemekten" vurdu bir kez daha. Ankara Gülhane Hastanesi’nin koridorlarından ameliyatlı bedeniyle dönen, sadece bir hafta ev kokusunu içine çektikten sonra vefat eden o aslan gibi asker oğlunu... Ve ardından, henüz yaşı 45 inde olan diğer oğlunu canını ciğerini toprağa uğurladığı bir anne düşünün...
Ben evlat acısını yaşamadım ama "abi acısını" iliklerime kadar, evimizin direkleri bir bir sarsılırken yaşadım. Giden her evlatla birlikte annemin yüreğinin bir parçası daha o soğuk toprağa gömüldü. Ama o ne yaptı? Kalanlar gölgesinde serinlesin diye, bir asırlık çınar gibi dimdik durmaya devam etti. İşte gerçek annelik; kendi içi yanarken, nefesiyle evlatlarını serinletebilmektir.
Bir Ruh Meselesi, Bir Adanmışlık
Annelik sadece biyolojik bir mucize değildir; o bir ruh meselesidir. Empatidir, Özveridir bir nevi kendini evlatları için hiç edebilme yetisidir. Gece gündüz demeden, bir anlık uykuya hasret kalarak özel gereksinimli evladının başında nöbet tutan anneler... Hayatın yükünü hem anne hem baba olarak omuzlayan, nasırlı elleriyle çocuklarına istikbal inşa eden kadınlar... Ve "anne" kelimesine hasret, bir evlat kokusu için her gece seccadesini gözyaşlarıyla ıslatan o asil sabır sahipleri... Onların her biri, anneliğin aslında bir "hiçlik" ve "her şeylik" makamı olduğunun kanıtıdır.
Vitrinlerden Kalplere Bir Özeleştiri
Eğer sevginin emek, bağlılığın ise vefa olduğunu unuttuysak; bu pazar bizim için bir kutlama değil, bir utanç vesilesi olmalıdır.
Evladını arkasına bakmadan öfkesi uğruna, hırsları, kibri, bencilliği, kini, benliği, egosu, ya da narsistliği adı her neyse artık tüm bunlara kurban ederek bir eşya gibi terk edenlerin, ya da evladının canına kıyanların olduğu bir dünyada; evladım olsun diye hasretle yananların ve evladını toprağa gömerken dahi dik duranların vakarı bize ders olmalıdır.
Gerçek annelik bir güne sığmaz; bir ömre yayılmış, son nefese kadar sürecek olan o kutsal nöbetin adıdır.
Başta ciğerparesini vatan toprağına emanet etmiş şehit annelerimizin, evlat acısını birer madalya gibi yüreğinde taşıyan o elleri öpülesi canımın içi annemin, biricik ablamın ve merhametiyle dünyayı güzelleştiren tüm kadınların ve anne adaylarının günü kutlu olsun.
Unutmayın; bir anne giderse, dünyadaki tüm evlatlar biraz yetim kalır.