KIRILDIĞIMIZ YERDEN ŞİFALANMAK
Hepimiz hayata pürüzsüz birer mermer blok gibi başlıyoruz. Henüz çizilmemiş, henüz örselenmemiş, henüz hayatın sert rüzgârlarıyla yüzleşmemiş bir bütünlükle… Fakat zaman, elindeki keskin keskisiyle üzerimize inmeyi hiç ihmal etmiyor. Kimimiz bir ayrılıkla çatlıyor, kimimiz bir kayıpla içinden kırılıyor. Bazen de büyük bir felakete gerek kalmadan, sadece hayatın olağan akışı dediğimiz o sessiz yorgunluk, ruhumuzda görünmeyen kılcal çatlaklar açıyor.
İnsan çoğu zaman kırıldığını hemen fark etmiyor. Çünkü hayat devam ediyor. Sabah oluyor, işe gidiliyor, sofralar kuruluyor, telefonlar çalıyor, dünya kendi hızında dönmeyi sürdürüyor. Fakat içimizde bir yerde eski neşemizin sesi biraz kısılıyor. Bir şeye eskisi kadar inanamıyor, birine eskisi kadar güvenemiyoruz. Dışarıdan hâlâ ayakta görünürken, içeride bazı taşların yerinden oynamasıdır kırılmak.
Japonların eski bir sanatı vardır. Kırılan seramikleri çöpe atmak yerine, parçaları altın tozuyla karıştırılmış özel bir reçineyle birleştirirler. Ortaya çıkan obje, eskisinden daha kıymetli ve daha eşsiz olur. Çünkü artık yalnızca bir tabak, bir kase ya da bir vazo değildir. Artık bir hikâyesi vardır. O kırık çizgiler, onun kusuru değil, kimliğidir. Onu sıradanlıktan çıkaran da tam olarak bu izlerdir.
İnsan ruhu da böyledir. Kırılmayan bir kalp, aslında henüz hayatın derin sularına inmemiş bir kalptir. Elbette kimse acıyla büyümek istemez. Kimse kayıpla olgunlaşmayı, hayal kırıklığıyla güçlenmeyi, ihanetle uyanmayı tercih etmez. Fakat hayat çoğu zaman bize sormadan öğretir. Bazen sevdiğimiz bir insanın gidişiyle, bazen tutunmak istediğimiz bir dalın elimizde kalmasıyla, bazen de en çok güvendiğimiz cümlenin içinin boş çıkmasıyla…
Yaşadığımız sarsıntılar bizi ilk anda zayıflatmış gibi görünür. Oysa zamanla içimizde başka bir direnç alanı açar. Hayatın sert temasları, bizi biz yapan keskin köşeleri törpüler. Empati duygumuzu büyütür. Başkasının suskunluğundaki acıyı, yüzündeki yorgunluğu, sesindeki kırılmayı daha iyi duymamızı sağlar. Çünkü insan, çoğu zaman en iyi kendi yarasından bakınca başkasının yarasını anlayabilir.
Kırılmak, çoğu zaman beklentilerimizle gerçeklerin çarpışmasıdır. Birinden beklediğimiz inceliği görememek, değer verdiğimiz yerde değersiz hissetmek, iyi niyetimizin karşılıksız kalması, emek verdiğimiz bir bağın hoyratça harcanması… Bunların her biri içimizde bir yerleri sarsar. Fakat bu sarsıntıların tamamı bizi eksiltmek zorunda değildir. Bazen insan, tam da kırıldığı yerde kendine daha dürüst bakmaya başlar.
Duygularımız var ve incinmek, yaşadığımızın en somut kanıtıdır. Taş değiliz. Yoruluruz, üzülürüz, kırılırız, bazen içimize kapanırız. Bazen bir cümle günlerce zihnimizde döner durur. Bazen söylenmeyen bir söz, söylenenlerden daha ağır gelir. Ama bütün bunlar zayıflığımızın değil, insan oluşumuzun işaretidir.
Bazen eski bir versiyonumuzun ölmesi gerekir ki yenisi doğabilsin. Eski alışkanlıklar, eski kabuller, eski beklentiler, eski yanılgılar bir bir dökülür. Biz de kendimizi kaybediyoruz sanırız. Oysa çoğu zaman kaybettiğimiz şey kendimiz değil, bize artık iyi gelmeyen yüklerdir. İnsan bazen en çok dağıldığı yerde toparlanmayı öğrenir.
Elbette şifalanmak, bir sabah uyanıp her şeyi unutmak değildir. Şifalanmak, yaşananı yok saymak hiç değildir. Tam tersine, insan bazen şifaya giden yolu önce kabulden geçirir. Kırıldım demek gerekir. Yoruldum demek gerekir. Bu bana ağır geldi diyebilmek gerekir. Çünkü adı konulmayan hiçbir acı gerçekten iyileşmez.
Eğer şu an kendinizi paramparça hissediyorsanız, şunu hatırlayın. Işık, içeriye çoğu zaman o çatlaklardan sızar. Kırılmış olmanız, bozuk olduğunuz anlamına gelmez. Yorulmuş olmanız, yolun bittiğini göstermez. Sadece yaşadığınız, denediğiniz, sevdiğiniz, inandığınız ve bazen de bunların bedelini ödediğiniz anlamına gelir.
Önemli olan o parçaları nasıl birleştirdiğimizdir. Kendimizi inkâr ederek mi, yoksa yaşadıklarımızı anlayarak mı? Kırıklarımızdan utanarak mı, yoksa onların bize öğrettiklerini sahiplenerek mi? Çünkü insan, kendini en çok da yaralı taraflarına merhamet göstermeyi öğrendiğinde tamamlar.
Altın tozunuzu elinize alın. Kendinizi o kırık yerlerinizden yeniden inşa edin. Acele etmeden, saklamadan, utanmadan… Çünkü insanın asıl güzelliği hiç kırılmamış olmasında değil, kırıldıktan sonra nasıl ayağa kalktığında saklıdır. Göreceksiniz ki, yama yerleriniz ruhunuzun en parıltılı kısımları olacak.