İçimizdeki Kaos, Ruhumuzdaki Kırıklar: Yeniden Başlayabilmenin Zaferi
Bazı insanlar bir gün ansızın gitmez…
Önce içlerinden çekilirler hayattan.
Gülerler…
Ama eskisi gibi değil.
Konuşurlar…
Ama kimse gerçekten duymaz onları.
Kalabalığın içinde dolaşırlar…
Ama içlerinde sessiz bir çöküş büyür.
Modern çağın en büyük trajedisi belki de tam burada başlıyor:
İnsanlar artık yorgun olduklarını bile anlatamıyor.
Çünkü bu çağ;
acı çekene değil,
güçlü görünene değer veriyor.
Nietzsche bir sözünde şöyle der:
“İnsanın içinde hâlâ kaos olmalı ki, dans eden bir yıldız doğurabilsin.”
Ama bugün insanların içinde kaos var…
fakat yıldız doğmuyor.
Çünkü insanlar artık hissetmiyor…
yalnızca dayanıyor.
Sabah işe gidiyor…
Gülümsüyor…
Sosyal medyada mutlu fotoğraflar paylaşıyor…
Ama geceleri kimsenin bilmediği savaşlar veriyor.
Modern insanın en büyük yalnızlığı tam olarak budur:
“Anlaşılamadan yaşamaya çalışmak.”
Eskiden insanlar yoksullukla mücadele ederdi.
Şimdi anlam eksikliğiyle mücadele ediyor.
Viktor Frankl’ın şu sözü bu çağın psikolojisini belki de en iyi anlatan cümlelerden biridir:
“İnsanın temel arayışı haz değil, yaşamın anlamıdır.”
Bugün birçok insanın tükenmesinin sebebi yalnızca ekonomi değil…
yalnızca ilişkiler değil…
yalnızca gelecek kaygısı da değil…
Asıl sebep:
İnsanların artık neden yaşadığını unutmaya başlaması.
Çünkü modern sistem insanı sürekli meşgul ediyor…
ama ruhunu beslemiyor.
Daha fazla çalışıyoruz…
Daha fazla tüketiyoruz…
Daha fazla konuşuyoruz…
Ama daha az hissediyoruz.
Ve bu hissizleşme yavaş yavaş toplumsal bir çürümeye dönüşüyor.
Byung-Chul Han’ın dediği gibi:
“Modern insan baskıyla değil, performans zorunluluğuyla tükeniyor.”
Eskiden insanı başkaları sömürürdü.
Şimdi insan kendi kendini tüketiyor.
Sürekli güçlü görünmeye çalışıyor…
Sürekli başarılı görünmeye çalışıyor…
Sürekli mutlu görünmeye çalışıyor…
Ve bir süre sonra kendi gerçek duygularına yabancılaşıyor.
İşte bu yüzden artık insanlar;
aynı sofrada oturup birbirine uzak,
aynı evde yaşayıp birbirine yabancı,
aynı yatakta uyuyup birbirine yalnız hissediyor.
Çünkü teknoloji iletişimi artırdı…
ama temas etmeyi azaltdı.
Bilgi çoğaldı…
ama bilgelik azaldı.
Kalabalık büyüdü…
ama insan küçüldü.
Belki de bu çağın en büyük problemi ekonomi krizi değil…
Ruhsal anlam kaybıdır.
Çünkü ruhu yorulan toplumlar önce birbirine tahammülünü kaybeder.
Sonra vicdanını…
Sonra merhametini…
En sonunda ise insanlığını.
Bugün insanlar neden bu kadar öfkeli sanıyorsunuz?
Çünkü kırgınlık uzun süre konuşulmayınca,
öfkeye dönüşür.
Ve toplumlar yalnızca ekonomik krizlerle değil…
biriken duygusal enkazlarla da çöker.
Ama bütün karanlık hikâyelerin içinde gözden kaçan başka bir gerçek daha vardır:
Bazı insanlar tam düştüğü yerde yeniden ayağa kalkar.
Çünkü hayat bazen insanı kırar…
ama bazı ruhları o kırıklığın içinden yeniden inşa eder.
Carl Jung’un dediği gibi:
“Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır.”
İnsan bazen en büyük değişimi,
en büyük kaybın ardından yaşar.
Küllerinden yeniden doğan insanlar vardır…
Ağlaya ağlaya güçlenen…
yalnız kala kala kendini bulan…
defalarca kırıldığı halde yeniden sevmeyi öğrenen insanlar…
Onlar hayatın en sessiz kahramanlarıdır.
Çünkü gerçek güç;
hiç düşmemek değil,
her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektir.
Ve belki de hayatın en büyük zaferi şudur:
İnsanın bütün yorgunluğuna rağmen,
hayata yeniden tutunabilmesi.
Bir sabah yeniden umut edebilmesi…
Yeniden inanabilmesi…
Yeniden başlayabilmesi…
Çünkü insan bazen en güçlü haline,
tam parçalandığını sandığı yerden geçerek ulaşır.
Ve belki de bu yüzden bazı insanlar kaybolmaz…
Sadece bir süre karanlığın içinde kendini yeniden bulur.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)