Adı Konmayan Şiddet: Özel Sektörde Mobbing
Bazı toplantı salonlarında alınan kararlar, o odanın kapısı kapandığında kalmıyor. Bazen bir çalışanın hayatına, geçim derdine, psikolojisine ve geleceğine kadar uzanıyor.
Özel sektörde mobbing denildiğinde akla ilk olarak hakaret ya da açıkça yapılan baskı geliyor. Oysa bazen tek bir cümle, insana bulunduğu yerde ne kadar değersiz görüldüğünü anlatmaya yetiyor: “Beğenmiyorsan kapı orada.” Ya da daha kötüsü, çalışanların işten çıkarılmasının ne kadar kolay olduğunun bir tehdit gibi masaya konulması…
Bir de şu söz var: “Herkesin bir yedeği vardır.”
Belki söyleyen için sıradan bir cümle. Ama karşısında ailesinin geçimini düşünen, ay sonunda alacağı maaşa göre hayatını planlayan bir insan var. Bir çalışanı bu sözle susturmak, ona yalnızca yerinin doldurulabileceğini değil, emeğinin de değersiz olduğunu hissettirmek demek. Peki, insanları bu kadar kolay gözden çıkarılabilir görmek ne zamandan beri yöneticilik oldu?
Bazı yöneticiler, oturdukları koltuğun kendilerine her konuda haklı olma hakkı verdiğini düşünüyor. Çalışan doğru bir şey söylediğinde bile bunu fikir olarak değil, kendilerine karşı yapılmış bir hareket olarak görüyorlar. Çünkü mesele artık yapılan iş değil, kimin konuştuğu oluyor.
Kendi fikrini kabul ettirmek için çalışanın sözünü kesmek, farklı bir görüşü bastırmak, toplantıda insanları küçük düşürmek ve gerektiğinde işten çıkarılmayı gündeme getirmek… Bunların adı yöneticilik değil. Makamın arkasına saklanarak güç gösterisi yapmaktır.
Üstelik çalışan bazen en doğru şeyi söylese bile susmak zorunda kalıyor. Çünkü biliyor ki haklı olmak, her zaman haklılığını rahatça dile getirebilmek anlamına gelmiyor. Ay sonunda alacağı maaşı, evindeki sorumlulukları, işsiz kalırsa ne yapacağını düşünüyor. Karşısındaki ise belki de bütün bunları hiç düşünmeden konuşuyor.
İşte özel sektördeki asıl sorunlardan biri burada başlıyor: Bir taraf koltuğunun verdiği güçle konuşurken diğer taraf ekmeğini kaybetmemek için susuyor.
Elbette her yönetici böyle değil, her fikir ayrılığı da mobbing anlamına gelmez. Ancak çalışanı sistematik biçimde susturmak, sürekli baskı altında tutmak, başkalarının önünde aşağılamak, emeğini görmezden gelmek, dışlamak ya da işten çıkarılma korkusuyla kontrol etmeye çalışmak sıradan iş anlaşmazlıkları olarak geçiştirilemez.
Bir de şu toplantı salonlarında sıkça karşılaşılan anlayışı sorgulamak gerekiyor: Kararı ben veririm, benim dediğim olur!
Peki, o masada oturan çalışanların bilgisi, tecrübesi ve fikri neden var? Bir kurumda herkesin aynı şeyi söylemesi mi beklenmeli, yoksa farklı fikirler sayesinde daha doğru kararlar alınması mı?
Yöneticilik, herkesin size hak vermesini sağlamak değildir. Bazen sizin yanlış olduğunuzu söyleyen çalışanı dinleyebilmektir. Çünkü koltuk insana yetki verir ama her zaman haklılık vermez.
Daha da düşündürücü olan, bazı insanların makam sahibi olduktan sonra karşılarındaki insanın duygularını unutması. Sanki maaş ödeyen, istediği gibi davranma hakkını da satın almış gibi… Oysa çalışanın emeğinin karşılığını almak için orada bulunması, onun onurundan vazgeçtiği anlamına gelmez.
Asıl yöneticilik, insanları korkutarak susturmak değil, size karşı fikirlerini bile özgürce söyleyebilecekleri bir ortam oluşturabilmektir.
Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Bir toplantı salonunda herkes yöneticinin dediğini kabul ediyorsa bu gerçekten herkesin aynı fikirde olduğu anlamına mı gelir, yoksa kimse işini kaybetmeye cesaret edemediği için mi kimse konuşamıyordur?
Unutmayalım: Bir koltuğa oturmak sizi yönetici yapabilir. Ama insan kalabilmek, hâlâ sizin tercihinizdir.