Gösterişi Büyük Olanın, Hizmeti Küçük Olur
Son zamanlarda çevremize şöyle bir baktığımızda, parıltılı ambalajların ve gürültülü lafların hayatın her alanını kuşattığını görmek hiç de zor değil. Kimisi yaptığı küçücük bir işi davullarla duyuruyor, kimisi de attığı tek bir adımı devasa bir başarı gibi sunmanın derdine düşüyor. Ancak hayatın şaşmaz bir terazisi var. Sesin yüksekliği, yapılan işin derinliğini her zaman göstermiyor. Hatta çoğu zaman tam tersi gerçekleşiyor gösterişi büyük olanın, hizmeti ne yazık ki küçük kalıyor.
Gerçek hizmet, şatafat istemez. Sessizdir, derindir ve iz bırakır. Tıpkı toprağın altına giren bir tohum gibi; fırtına koparmaz, gürültü çıkarmaz ama günü geldiğinde gölgesinde soluklanılan koca bir ağaca dönüşür. Oysa bütün enerjisini vitrine, şov yapmaya ve takdir toplamaya harcayanlar, işin mutfağına verecek emek bulamazlar. Çünkü gösteriş bir illüzyondur dışarıdan bakıldığında göz alır ama içi koca bir boşluktan ibarettir.
Eskiler bu durumu çok güzel özetlemiştir. Meyve veren ağaç başını öne eğer. Derinliği olan insan, hizmetini bir lütuf gibi sunmaz; onu bir sorumluluk, bir gönül borcu olarak görür. Reklam yapma telaşına düşmez, çünkü bilir ki yapılan iyi bir işin en büyük şahidi yine işin kendisidir. Gürültülü sloganlar, büyük vaatler ve süslü laflar geçicidir. Zamanın eleğinden elenip giden her şeyin ardından geriye sadece samimiyetle koyulmuş taşlar kalır.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, tabelası büyük, icraatı küçük anlayışlardan uzaklaşmaktır. Gözümüzü kamaştıran o yapay ışıklara değil alçak gönüllülükle çalışan, laf değil iş üreten, iz bırakmayı alkış almaya tercih eden o sessiz kahramanlara kulak vermeliyiz.
Unutmayalım ki, bir mum çevresini aydınlatırken bağırmaz; sadece yanar ve karanlığı dağıtır. Hayata ve insana dokunan esas değer de o sessiz ışıkta saklıdır.