İnsan Neden Sahip Olmadığı Hayatı Özlerken Sahip Olduğu Hayatı Yaşamayı Unutur?

“Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Fransız şair Charles Baudelaire’in bu sözü, insanın ruhunda sessizce çalışan bir mekanizmayı açığa çıkarır. İnsan bazen bulunduğu yerden sıkılır, yaşadığı hayattan yorulur ve kendisini başka bir yerde daha mutlu hayal eder. Sanki mutluluk, şu an bulunduğu yerden biraz uzakta, henüz ulaşamadığı bir hayatın içinde onu beklemektedir. (Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı, “Dünyanın Dışında Herhangi Bir Yerde”)
Peki, insan neden hep başka bir yerde daha mutlu olacağını düşünür? Neden henüz yaşamadığı hayatı gözünde büyütürken yaşadığı hayatın güzelliklerini küçümser? Ve daha önemlisi, insan gerçekten bulunduğu yerden mi kaçmak ister, yoksa bulunduğu yerde hissettiği kendisinden mi?
Biraz durup düşünelim! Belki de yıllardır mutluluğu yanlış yerde arıyoruz.
Sabah uyanıyoruz, işe gidiyoruz, sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz, insanlarla konuşuyoruz, akşam eve dönüyoruz. Günler birbirini izliyor. Sonra içimizden bir ses yükseliyor: “Böyle mi geçecek hayatım? Bir şeyler değişmeli!”
Bu ses her zaman kötü değildir. Bazen bizi harekete geçirir, cesaretlendirir, yeni kapılar açmamızı sağlar. Fakat bazen de hayatımızı sürekli ertelenen bir mutluluk projesine dönüştürür.
İşte tehlike burada başlar. İnsan, gelecekte daha güzel bir hayat kurmaya çalışırken bugünkü hayatını yaşamayı unutabilir. Bir gün daha iyi bir iş bulacaktır. Bir gün ekonomik sıkıntıları bitecektir. Bir gün kendisini anlayan insanlarla karşılaşacaktır. Bir gün huzurlu olacak, rahatlayacak, gerçekten yaşamaya başlayacaktır.
Peki, o gün gelene kadar geçen günler ne olacaktır? İnsan, mutluluğu geleceğe ertelediğinde bugünü neye dönüştürür?
Belki de bir bekleme odasına… Hayatın kapısının açılmasını beklerken hayatın zaten içeride, tam da o bekleyişin içinde akıp gittiğini fark etmeden…
Elbette bu, insanın yaşadığı bütün sıkıntıların kendi zihninden kaynaklandığı anlamına gelmez. İşsizlik, geçim sıkıntısı, yalnızlık, haksızlık ve kötü ilişkiler gerçektir. 
Fakat kendimize şu soruyu da sormalıyız: Değiştirmem gereken koşulları mı değiştirmeye çalışıyorum, yoksa her yeni koşulun beni kendiliğinden mutlu etmesini mi bekliyorum?
Çünkü yeni bir şehre taşınmak mümkündür ama eski düşünceleri geride bırakmak daha zordur. Yeni bir işe başlamak mümkündür ama insanın kendisini yetersiz görme alışkanlığı bir günde değişmeyebilir. Yeni insanlarla tanışmak mümkündür ama herkesten aynı hayal kırıklığını bekliyorsak yeni ilişkilerimize de eski korkularımızla yaklaşabiliriz.
İnsan nereye giderse gitsin, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yanında götürür.
Öyleyse yeni bir hayata hazırlanırken yalnızca valizimizi değil, düşüncelerimizi de gözden geçirmemiz gerekmez mi?
İnsan zihninin ilginç bir özelliği var. Sahip olduğumuz şeylere alışırken sahip olmadıklarımızı büyütebiliyoruz.
Bir zamanlar hayalini kurduğumuz işe kavuşuyoruz, fakat kısa süre sonra başka bir işin daha iyi olacağını düşünmeye başlıyoruz. Yıllardır beklediğimiz bir evi alıyoruz, sonra daha büyük bir evin hayalini kuruyoruz. Bir hedefe ulaşıyoruz, sevincimiz henüz tazeyken gözümüz bir sonraki hedefe çevriliyor.
Böylece mutluluk, yaşadığımız bir duygudan çok ulaşmamız gereken bir basamak hâline geliyor.
Peki, bütün basamakları çıkarsak ne olacak? En üst basamağa ulaştığımızda artık isteyecek hiçbir şeyimiz kalmayacak mı? Yoksa orada da yeni bir merdiven mi göreceğiz?
Burada önemli bir ayrım var. Daha fazlasını istemekle sahip olduklarımızı küçümsemek aynı şey değildir. Gelişmek isteyebiliriz, daha iyi koşullara ulaşmak için çalışabiliriz. Fakat bunları yaparken mevcut hayatımızı değersiz ilan etmek zorunda değiliz.
Belki de bu yüzden kendimize zaman zaman şu soruyu sormalıyız:
Ben gerçekten daha iyi bir hayat mı istiyorum, yoksa hayatımın iyi olduğunu hissedebilmek için sürekli yeni bir şeye mi ihtiyaç duyuyorum?
Bu soru insanı suçlamak için değil, özgürleştirmek için sorulmalıdır. Çünkü mutluluğu yalnızca gelecekteki kazanımlarımıza bağlarsak, bugün ne kadar güzel şey yaşarsak yaşayalım kendimizi hep eksik hissedebiliriz.
Bir gün emekli olunca dinleneceğini söyleyen insanı düşünün! Yıllarca çalışıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor ve kendisine ayıracağı zamanı erteliyor. Sonunda beklediği gün geliyor. Fakat yıllarca ertelediği alışkanlıkları, hayalleri ve ilişkileri bir anda hayatına yerleşmiyor. Çünkü zamanın gelmesiyle insanın yaşamayı öğrenmesi aynı şey değil.
Başka bir insan, hayatına birisi girdiğinde bütün yalnızlığının sona ereceğine inanıyor. Oysa bir ilişki insana yakınlık ve mutluluk verebilir; fakat insanın kendisini tanıma, duygularını anlama ve kendi hayatına anlam katma sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Bir başkası, ekonomik sorunları bittiğinde huzura kavuşacağını düşünüyor. Maddi güvence gerçekten önemlidir. İnsan temel ihtiyaçlarını karşılayamadığında huzurlu olmakta zorlanabilir. Ancak bütün maddi hedefler tamamlandığında hayatın bütün soruları da cevaplanmış olmayacaktır.
Demek ki mesele yalnızca istediğimiz şeylere ulaşmak değil, ulaştığımız şeylerle nasıl bir hayat kurduğumuzu da öğrenmektir.
Hayat, bütün şartlar düzeldiğinde başlayacak bir tören değildir. Şartlar henüz istediğimiz gibi değilken de içinde yaşayabileceğimiz bir gerçektir.
Bu gerçeği kabul etmek, hayallerimizden vazgeçmek değildir. Tam tersine, hayallerimize ulaşmak için yürürken yolun kendisini de fark edebilmektir.
Bazen insanın bütün hayatını değiştirecek büyük bir gelişme beklemesine gerek yoktur; bazen yalnızca bugün yapabileceği küçük bir şeyle başlaması yeterlidir.
Bir dostunu aramak, uzun zamandır ertelediği yürüyüşe çıkmak, okumak istediği kitabın ilk sayfasını açmak, bir başvuru yapmak, bir özür dilemek veya kendisini yoran bir ilişkiye sağlıklı bir sınır koymak…
Bunların hiçbiri tek başına bütün sorunları çözmez. Fakat insanın hayatı üzerinde yeniden etkisi olduğunu hissetmesine yardımcı olabilir.
Üstelik mutluluğun yalnızca büyük olaylarda aranması, sıradan günleri görünmez hâle getirir. Oysa hayatımızın büyük bölümü sıradan günlerden oluşur.
Hayatımızdaki eksikleri görmek kadar, hâlâ sahip olduğumuz imkânları görebilmek de değerlidir. Bir insan iş ararken doğanın güzelliğini fark edebilir. Bir ayrılığın ardından yeniden dostluklar kurabilir. Bir hayalinin gerçekleşmediği dönemde başka bir yeteneğini keşfedebilir.
Bunlar acının yok sayılması değildir. Acının bütün hayatı kaplamasına izin vermemektir.
Belki de umut, her şeyin yolunda gitmesi değil, yolunda gitmeyen şeylerin arasında bile yeni bir yol bulabileceğimize inanmaktır.
Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı adlı eserinde insanın hayatında anlam bulma çabasına dikkat çeker. Frankl'ın yaklaşımı, özellikle değiştirilmesi mümkün olmayan koşullarla karşılaşıldığında, insanın tutumunun da önem taşıyabileceğini anlatır. (Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı)
Burada ince bir nokta var. Her koşulu değiştiremeyebiliriz ama her koşulun bizi bütünüyle tanımlamasına da izin vermek zorunda değiliz.
İşini kaybeden biri, işsiz kalmış olabilir; bu, onun bütün yeteneklerini kaybettiği anlamına gelmez. Bir ilişkisi sona eren insan, ayrılık yaşamış olabilir; bu, bir daha sevemeyeceği anlamına gelmez. Bir hayalini gerçekleştiremeyen biri, başarısızlıkla karşılaşmış olabilir; bu, gelecekte hiçbir şey başaramayacağını göstermez.
Yaşadığımız olaylarla kendimize verdiğimiz değer arasında bir ayrım yapabilmek, yeni başlangıçlar için alan açar.
Kendimize daha anlayışlı davranmak da burada önem kazanır. Her şeyi zamanında başarmak zorunda değiliz. Başkalarının hayatıyla kendi hayatımızı aynı ölçüyle değerlendirmek zorunda da değiliz.
Bazen geride kaldığımızı sanırken aslında başka bir yolda ilerliyoruzdur. Bazen geciktiğimizi düşünürken kendimizi daha iyi tanımayı öğreniyoruzdur.
Hayatın herkes için aynı takvimi yoktur.
Şimdi yeniden Baudelaire'in sözüne dönelim. “Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Bu söz, başka bir yere gitmenin yanlış olduğunu söylemiyor. Bize, mutluluğu sürekli başka bir yere taşıma alışkanlığımızı sorgulatıyor.
Belki gerçekten yeni bir şehre gitmeliyiz. Belki daha iyi bir iş bulmalı, bizi yoran bir ortamdan ayrılmalı, yeni insanlarla tanışmalı veya uzun zamandır ertelediğimiz bir hayali gerçekleştirmeliyiz. Ama bunları yaparken kendimize bir söz verelim: Gelecekte daha iyi bir hayat kurmaya çalışırken bugünkü hayatımı bütünüyle gözden çıkarmayacağım…
Bugün de öğrenebilirim. Bugün de sevebilirim. Bugün de birine iyilik edebilir, kendime yeni bir fırsat yaratabilir, küçük bir şeyden sevinç duyabilirim.
Hayatım henüz istediğim noktada olmayabilir ama bu, hayatımda güzel hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez.
Belki mutluluk, bütün arayışlarımızın sona erdiği yerde değil; arayışlarımız sürerken yaşamayı da unutmadığımız yerdedir.
Ve belki de kendimize sormamız gereken son soru şudur:
Bir gün mutluluğu bulacağımıza inanarak kaç yıldır yol yürüyoruz? 
Peki, yürüdüğümüz bu yolun üzerinde kaç güzel günü fark etmeden geride bıraktık?
Yarın için hayal kuralım. Daha iyi bir hayat için çalışalım. Değişmesi gerekenleri değiştirelim. Fakat bugünü de yarına giden yolun değersiz bir parçası saymayalım. Çünkü yarın geldiğinde, onun da bugüne dönüşeceğini unutmamak gerekir.
Mutluluğu başka bir yerde aramak için yola çıkabiliriz. Ama yol boyunca kendimizi, sevdiklerimizi ve yaşadığımız hayatı kaybetmeyelim.
Belki de gerçek başlangıç, başka bir yere vardığımız gün değil; bulunduğumuz yerden nereye gitmek istediğimizi ve neden gitmek istediğimizi ilk kez gerçekten anladığımız gündür.