Ya Devlet başa, ya Kuzgun leşe ! 


Anadolu, dünya tarihinde nice medeniyetlerin yükseldiği ve ardından tarihe karıştığı bir coğrafya olarak bilinir. Büyük devletler ve imparatorluklar burada kurulmuş, zaman içinde yıkılmış; kimi halklar ve devletler tarih sahnesinden silinmiştir.

Bu yıkılışların ve yok oluşların nedenlerini uzun uzun sıralayabiliriz. Ancak bunların en önemlilerinden biri, hukukun üstünlüğünün zedelenmesi, devlet düzeninin bozulması ve milletlerin kendi kimliklerini kaybetmesidir.

İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi de devletin ilelebet payidar kalmasının temel şartı da burada yatmaktadır: Hukukun üstünlüğü, millî ve üniter devlet yapısı, milletin ortak kimliğinin korunması ve bağımsızlığın tavizsiz biçimde savunulması.

Bir milletin millî kimliğine, birlik ve bütünlüğüne yönelik saldırılar başladığında, bunun yalnızca bir iç mesele veya demokratikleşme olmadığını görmek gerekir. 
Türk milletine 
10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı dayatan zihniyetin, bugün farklı yöntemlerle ve farklı aktörler üzerinden aynı hedeflere ulaşmaya çalıştığı görülmektedir.

Bu çerçevede, 1980’lerden itibaren Türkiye’nin millî ve üniter yapısını zayıflatmak, Türk devletini ve toplumunu bölmek amacıyla kurulan ve dış desteklerle büyütülen terör örgütünün, 
Kürt halkının büyük çoğunluğunun iradesini temsil etmediği ortadadır.

Nitekim terör örgütü, faaliyetlerinin ilk yıllarından itibaren yalnızca güvenlik güçlerini değil, bölgedeki Kürt vatandaşlarımızı da hedef almış; insanlarımızı katletmiş, köyleri yakmış, çocukları ve gençleri zorla bünyesine katmıştır. 
Bu nedenle Kürt kardeşlerimizin, kendi iradelerini bir terör örgütünün eylemleriyle özdeşleştirmemesi büyük önem taşımaktadır.

Bugün de şu soruyu sormak gerekir:

Dış desteği olmadan bu yapının varlığını sürdürmesi mümkün müdür?

Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine kritik bir dönemde, hangi devletlerin ve hangi güç odaklarının hangi amaçlarla hareket ettiğini soğukkanlılıkla değerlendirmek; Türk milleti kadar Kürt vatandaşlarımızın da kendi gelecekleri açısından son derece önemlidir.

Bugün geldiğimiz noktada, binlerce insanımızın ölümünden sorumlu olan bebek katili terör örgütü elebaşının siyasetin ve devlet düzeninin geleceğine ilişkin süreçlerde muhatap alınması, birtakım metinlerin hazırlanmasında rol üstlenmesi ve “kurucu önder” gibi sıfatlarla anılması, toplumun önemli bir kesiminde derin bir rahatsızlık ve vicdan yarası oluşturmaktadır.

Türk milleti olup bitenleri büyük bir dikkatle izlemekte; kimlerin hangi safta durduğunu, hangi sözleri söylediğini ve hangi adımları attığını hafızasına kaydetmektedir.

Bugün mesele, günlük siyasi hesapların çok ötesindedir.

Mesele; vatanın bütünlüğü, devletin bağımsızlığı, çocuklarımızın geleceği ve hür bir millet olarak yaşama irademizdir.

Böylesine tarihî günlerde yapılması gereken en önemli şey, ayrışmayı değil millî birliği güçlendirmek; toplumsal barışı, hukukun üstünlüğünü ve ortak geleceğe olan inancı sağlamlaştırmaktır.

Atatürk’le, Cumhuriyet’le, hukukun üstünlüğüyle ve Türk milletinin ortak değerleriyle sorunu olmayan; vatanın ve devletin bütünlüğünü savunan bütün millî unsurların ortak bir zeminde buluşması artık bir tercih değil, tarihî bir sorumluluk ve zorunluluktur.

Çünkü bu topraklarda bizi ayakta tutacak olan şey; birbirimize düşmek değil, birlikte güçlü durmaktır.

Farklılıklarımız olabilir. Fakat ortak vatanımız, ortak devletimiz ve ortak geleceğimiz vardır.

Millî birlikten, bağımsızlıktan ve hukukun üstünlüğünden vazgeçmeden; Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkarak geleceğe yürümek zorundayız.

Bunun alternatifi yoktur.

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!