Devlet Eleştirilir… Peki Toplum Kendini Ne Zaman Eleştirecek?
Bugün insanlık tarihinin en hızlı bilgi akışına sahip çağında yaşıyoruz. Bir savaş haberine, bir cinayete, bir çocuğun feryadına, bir kadının yardım çığlığına, bir yoksulun çaresizliğine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat garip olan şu ki; bilgiye erişimimiz arttıkça, vicdani tepkimiz azalmış gibi görünüyor.
Artık her şeyi görüyoruz ama çok az şeye gerçekten bakıyoruz.
Her şeyi duyuyoruz ama çok az şeyi içimizde hissediyoruz.
Her şeyden haberdarız ama çok az konuda sorumluluk alıyoruz.
Peki toplum olarak neden bu kadar duyarsızlaştık?
Fransız sosyolog Émile Durkheim, toplumların yalnızca kanunlarla değil, ortak değerler ve ahlaki bağlarla ayakta kaldığını söyler.
Bu söz, bugünü anlamak için son derece önemlidir. Çünkü bir toplumda insanlar yalnızca “ben” merkezli yaşamaya başladığında, ortak vicdan zayıflar. Ortak vicdan zayıfladığında ise kötülük yalnızca kötüler tarafından değil, sessiz kalan iyiler tarafından da büyütülür.
Bugün sokakta bir haksızlık gördüğümüzde çoğu zaman susuyoruz. Bir çocuğa kötü davranıldığında, bir kadına şiddet uygulandığında, bir yaşlı aşağılandığında, bir insan mağdur edildiğinde bazen yalnızca izliyoruz. Hatta kimi zaman telefonlarımızı çıkarıp kayıt alıyoruz ama müdahale etmiyoruz.
Bu noktada şu soru acı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor:
Biz gerçekten tükenmiş bir toplum muyuz, yoksa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına mı teslim olduk?
Zygmunt Bauman modern insanın giderek “seyirci”ye dönüştüğünü söyler.
Bu çok derin bir tespittir. Çünkü modern insan artık yaşanan acının öznesi değil, izleyicisi olmayı tercih ediyor. Başkasının acısı ekranda akıp giden bir görüntüye dönüşüyor. Birkaç saniye üzülüyor, birkaç yorum yapıyor, sonra kendi hayatına geri dönüyor.
İşte asıl felaket burada başlıyor.
Çünkü duyarsızlık bir anda ortaya çıkmaz. Önce küçük suskunluklarla başlar. “Beni ilgilendirmez” denir. Sonra “Zaten bir şey değişmez” denir. Ardından “Devlet baksın” denir. En sonunda ise herkes şikâyet eden ama kimse sorumluluk almayan bir topluma dönüşür.
Bugün toplumda garip bir alışkanlık gelişti: Her sorun devletten bekleniyor, her eksiklikte devlet suçlanıyor, her aksaklıkta kurumlar değersizleştiriliyor. Elbette devlet eleştirilebilir. Elbette kamu otoritesi denetlenmelidir. Elbette hukuk, adalet, eğitim, güvenlik ve sosyal hizmetler güçlü olmalıdır. Ancak bir toplum kendi ahlaki sorumluluğunu tamamen devlete devredemez.
Devlet sokaktaki çocuğu korumalıdır; ama o çocuğun ağladığını gören vatandaş da kör olmamalıdır.
Devlet kadını korumalıdır; ama şiddeti duyan komşu da sessiz kalmamalıdır.
Devlet adaleti sağlamalıdır; ama haksızlığa şahit olan insan da “bana ne” dememelidir.
Max Weber, modern toplumda bürokratik aklın güçlenirken insanî duyarlılığın zayıflayabileceğini anlatır.
Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Her şeyi kurumlardan, formlardan, dilekçelerden, mercilerden bekliyoruz; fakat insan olmanın ilk refleksini, yani “orada bir yanlış var ve ben buna kayıtsız kalamam” duygusunu kaybediyoruz.
Bir toplumda vatandaşlık yalnızca hak talep etmek değildir. Vatandaşlık aynı zamanda sorumluluk almaktır. Sadece eleştirmek değil, katkı sunmaktır. Sadece şikâyet etmek değil, çözümün bir parçası olmaktır.
Devleti sürekli suçlayan, kurumları sürekli değersizleştiren, her olayda yalnızca yıkıcı bir dil kullanan anlayış da toplumsal güveni zedeler. Çünkü devlet dediğimiz yapı yalnızca binalardan, makamlardan ve kurumlardan ibaret değildir. Devlet aynı zamanda ortak iradenin, ortak hafızanın ve toplumsal düzenin kurumsal karşılığıdır.
Bu devlet size ne yaptı ki her meselede onu bütünüyle değersizleştirmeyi bir alışkanlık haline getirdiniz?
Eleştiri başka bir şeydir, yıkıcılık başka bir şeydir.
Hakkını aramak başka bir şeydir, sürekli güvensizlik üretmek başka bir şeydir.
Yanlışı göstermek başka bir şeydir, bütün kurumsal yapıyı itibarsızlaştırmak başka bir şeydir.
Pierre Bourdieu, toplumlarda görünmeyen alışkanlıkların ve davranış kalıplarının insanları yönlendirdiğini anlatır.
Bugün bizim en tehlikeli alışkanlığımız, sorumluluktan kaçmayı normalleştirmemizdir. Bir olay karşısında “Ben karışmayayım” demek artık sıradanlaştı. Oysa toplumsal çöküş büyük felaketlerle değil, sıradanlaşan duyarsızlıklarla başlar.
Bir toplum, başkasının acısına bakıp hiçbir şey hissetmiyorsa orada ekonomik krizden daha derin bir kriz vardır.
Bir toplum, kötülüğü görüp susuyorsa orada hukuk krizinden önce vicdan krizi vardır.
Bir toplum, her şeyi devletten bekleyip kendini sorumsuz ilan ediyorsa orada vatandaşlık bilinci zayıflamış demektir.
Bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca daha çok bilgi değil, daha çok vicdandır. Çünkü bilgi insanı bilgilendirir; fakat vicdan insanı harekete geçirir. Saniyeler içinde her şeye ulaşabildiğimiz bu çağda asıl mesele bilgiye ulaşmak değil, insan kalabilmektir.
Toplum olarak yeniden hatırlamamız gereken gerçek şudur:
Devlet elbette görevini yapacak.
Kurumlar elbette denetlenecek.
Hukuk elbette işleyecek.
Ama vatandaş da susmayacak.
İnsan da görmezden gelmeyecek.
Toplum da vicdanını kaybetmeyecek.
Çünkü bir toplumun en büyük felaketi yalnızca kötülüğün çoğalması değildir.
Asıl felaket, iyilerin sessizliğe alışmasıdır.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en dürüst soru şudur:
Biz gerçekten çaresiz miyiz, yoksa sadece sorumluluk almaktan mı kaçıyoruz?
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER