MİLLİ SAVUNMA SANAYİİ’NİN GÖRÜNMEYEN CEPHESİ: LİYAKÂT, YÖNETİM VE BEKA SORUNU…
SAVUNMA SANAYİİNDE RİSKLER
VE DEVLET AKLININ İKAZI
Buradan özeti izleyebilirsiniz.
https://youtu.be/xqs24liAwac
"Bugün savaş alanlarında belirleyici olan unsur metal değil, algoritmadır." Savunma sanayiinde gerçek bağımsızlık, yalnızca platform üretmek değil; o platformun aklını, yazılımını ve insan kaynağını da kontrol edebilmektir.
▪️ Milli uçağın yazılımı neden Hindistan’a emanet ediliyor?
▪️ Başarılı mühendisler hangi kurumsal hırslara kurban gidiyor?
▪️ Stratejik kurumlardaki Yönetim Kurulları ne işe yarar?
"Bir füzenin imha edemeyeceği zararı, bazen yanlış insan politikaları verebilmektedir."
Savunma sanayimizi dış tehditlere karşı koruyoruz; peki içerideki "stratejik körlükten", liyakatsizlikten ve yetişmiş beyinlerin tasfiye edilmesinden koruyabiliyor muyuz?
Giriş: "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe!" Şiarı ve Bekâ
Türk devlet geleneğinin en temel harcı, devlette süreklilik esasıdır. Bu süreklilik, sadece bürokratik bir işleyişi değil; kökleri bin yıla uzanan bir beka şuurunu ifade eder. Kadim coğrafyamızda bu şuurun özeti tek bir cümleyle mühürlenmiştir: "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!" Bu söz, devletin ve milletin geleceği söz konusu olduğunda hiçbir şahsi ikbalin, hiçbir zümre çıkarnın ve hiçbir ihmalin kabul edilemeyeceğinin en net beyanıdır.
Son dönemde bölgede yaşanan gelişmeler, özellikle İran’a yönelik gerçekleştirilen taarruz ve operasyonlar, milli ve yerli savunma sanayisinin bir lüks değil, tam anlamıyla bir ölüm-kalım meselesi olduğunu bir kez daha kör göze parmak misali ortaya koymuştur. Ancak dışarıdaki tehditlere karşı bu denli hayati olan savunma sanayimiz, ne yazık ki içerideki bazı yapısal ve yönetimsel aksaklıkların, kişisel hırsların ve stratejik körlüklerin tehdidi altındadır. Özellikle göz bebeğimiz olan TUSAŞ gibi kurumlarda yaşanan bazı gelişmeler, devletin àlî menfaatleriyle bağdaşmamaktadır.
Devlet yönetiminde bazı gerçekler vardır ki bunlar zamanla değişmez.
Bunlardan birincisi, devletlerin dışarıdan yıkılmadan önce içeriden zayıflatıldığı gerçeğidir. İkincisi ise stratejik kurumların başarılarını çoğu zaman düşmanlarının değil, kendi bünyelerinde oluşan zaafların tehdit ettiğidir.
Türk devlet geleneğinin temelinde yer alan “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” anlayışı, aslında bir milletin devlet karşısındaki teslimiyetini değil; devletin bekasını her türlü şahsi hesabın, grup menfaatinin ve kurumsal taassubun üzerinde tutan yüksek şuuru ifade etmektedir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en önemli savunma sanayii hamlesini gerçekleştirmektedir. Bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir.
İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, eğitim uçaklarından beşinci nesil savaş uçağı projelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede Türkiye artık yalnızca kullanıcı değil, üretici ve geliştirici bir ülke konumuna yükselmektedir.
Ancak tam da bu nedenle tehlike büyümektedir. Çünkü başarı büyüdükçe ona yönelik tehditler de büyür. Bugün Türkiye’nin savunma sanayiine yönelik en büyük risklerden biri dışarıdan gelebilecek tehditler değildir.
Asıl risk, içeride oluşabilecek stratejik körlüklerdir.
Stratejik Körlük Nedir?
Stratejik körlük, kurumların kendilerini sorgulama kabiliyetini kaybetmesidir. Başarıların eleştirilerin önüne geçtiği, sorgulamanın yerini övgünün aldığı, performansın ve liyakâtin yerini özel, alt ve dış aidiyetlerin doldurduğu her yerde stratejik körlük başlar.
Tarih boyunca birçok devlet, sahip olduğu askerî güç nedeniyle değil, karar mekanizmalarının gerçeklerden kopması nedeniyle gerilemiştir.
Devletler düşmanın ne yaptığını göremediği için değil, kendi kurumlarında olup biteni göremediği için zayıflar. Savunma sanayii gibi stratejik bir alanda bu risk çok daha büyüktür. Çünkü burada yapılan hataların bedeli yıllar sonra ödenir. Bir yanlış atama, bir hatalı tercih, bir kritik insan kaynağının kaybedilmesi veya bir proje kültürünün bozulması; etkisini yıllar sonra gösterir.
Ancak ortaya çıkan zarar çok daha büyük olur.
Stratejik Körlük: Milli Uçağın Yazılımı Kimlerin Elinde?
Savunma sanayisinde tam bağımsızlıktan bahsediyorsak, bunun ilk şartı "beyin ve yazılım" bağımsızlığıdır. Bugün dünya, siber savaşların ve dijital ambargoların gölgesinde bir güç mücadelesine sahne olmaktadır. Hal böyleyken;
Milli bir uçağımızın yazılım işlerinin Hindistan’a ihale edilmesi veya orada yazdırılması akıl tutulmasından başka bir şey değildir.
Hindistan’ın İsrail ile olan askeri, teknolojik ve istihbari yakın ilişkisini, yazılım dünyasındaki sabıkasını artık dünyada sağır sultan bile duymuşken, böylesine stratejik bir projenin yazılım omurgasını dışarıya teslim etmek nasıl bir güvenin veya ihmalin ürünüdür? Bu durum, milli güvenliğimiz açısından ciddi bir zafiyet ve sorgulanması gereken bir karardır.
Modern Casusluk ve Yeni Nesil Nüfuz Faaliyetleri
Soğuk Savaş döneminin klasik casusluk anlayışı büyük ölçüde değişmiştir. Artık amaç yalnızca bilgi çalmak değildir. Amaç; karar süreçlerini etkilemek, kurumsal refleksleri yönlendirmek, insan kaynağını kontrol etmek ve stratejik kurumların üretim kapasitesini azaltmaktır.
Günümüzde bir ülkenin savunma sanayiini yavaşlatmanın en etkili yolu, o kurumun içerisine güvensizlik üretmek, liyakât sistemini aşındırmak ve başarı üreten kadroları sistem dışına itmekten geçmektedir.
Bir füzenin imha edemeyeceği zararı bazen yanlış insan politikaları verebilmektedir. Bu nedenle savunma sanayiinde güvenlik denildiğinde yalnızca fizikî güvenlik veya siber güvenlik anlaşılmamalıdır. Kurumsal güvenlik de en az bunlar kadar önemlidir.
Başarı Üreten Kadroların Tasfiyesi Riski
Devletlerin yükseliş dönemlerinde ortak bir özellik görülür. Başarılı insanlar yükseltilir. Gerileme dönemlerinde ise başarılı insanlar tehdit olarak algılanmaya başlanır. Bir kurum içerisinde proje üreten, sonuç alan, teknik kapasitesi yüksek ve geleceğe yön verebilecek nitelikteki personelin korunması devlet görevidir. Çünkü bu insanlar sadece birer çalışan değildir. Onlar stratejik kapasitenin taşıyıcılarıdır.
Eğer bir kurumda başarı yerine yakınlık, liyakat yerine aidiyet, performans yerine ilişkiler belirleyici olmaya başlarsa kurumun geleceği tehlikeye girmiş demektir. Tarih bize göstermektedir ki büyük projeler para yetersizliğinden değil, insan kaynağı kayıplarından dolayı başarısız olur.
Bir mühendis kaybedildiğinde sadece bir personel kaybedilmiş olmaz. Bazen on yıllık bilgi birikimi kaybedilir. Bazen bir proje kültürü kaybedilir. Bazen de geleceğin teknolojik üstünlüğü kaybedilir.
Yazılım Egemenliği ve Milli Güvenlik
Bugün savaş alanlarında belirleyici olan unsur metal değil algoritmadır. Artık savaş uçaklarını uçuran şey motor kadar yazılımdır. Füzeleri hedefe ulaştıran şey mühendislik kadar veri işleme kabiliyetidir. Bu nedenle savunma sanayiinde gerçek bağımsızlık; yalnızca platform üretmek değil, o platformun aklını da kontrol edebilmektir.
Yazılımın, görev bilgisayarlarının, veri altyapılarının ve yapay zekâ bileşenlerinin milli kontrol altında olması artık tercih değil zorunluluktur. Savunma sanayiinde teknolojik bağımsızlık parçalı değil, bütüncül olmak zorundadır.
Yönetim Kurullarına Düşen Tarihî Sorumluluk
Savunma sanayii kuruluşlarının yönetim kurulları sıradan şirket yönetim kurulları değildir. Bu kurulların sorumluluğu sadece bilanço denetlemek veya yatırım kararı vermek değildir. Asıl sorumlulukları devlet adına stratejik denetim yapmaktır.
Bir kurumda liyakat sistemi bozuluyorsa…
Kritik insan kaynağı kaybediliyorsa…
Projelerde açıklanamayan gecikmeler yaşanıyorsa…
Kurumsal aidiyet milli hedeflerin önüne geçiyorsa…
Yönetim mekanizmalarının bunları görebilmesi gerekir. Göremiyorsa zafiyet vardır.
Görüp müdahale etmiyorsa daha büyük bir zafiyet vardır. Çünkü yetkinin olduğu yerde sorumluluk da vardır.
Savunma sanayii şirketlerimizin tepesinde devasa Yönetim Kurulları yer almaktadır. Sormak gerekir: Bu yönetim kurulları ne işe yarar?
• Bu kurulların varlık maksadı, Cumhurbaşkanımız ve Devletimiz adına aşağıda olup biteni kontrol etmek, denetlemek ve yön vermek değil midir?
• Eğer aşağıda dönen yanlış işlerden, stratejik hatalardan ve tasfiyelerden bu kurullar sorumlu değilse, o koltuklarda neden oturmaktadırlar?
Sorumluluk alınmayan yerde imza atmak, sadece bürokratik bir formaliteye ortak olmak demektir ki bu durum devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Devlet Adamlığı ve Gerçek Sadakat
Türkiye’nin savunma sanayiindeki büyük dönüşümünün arkasında güçlü bir siyasi irade bulunduğu tartışmasızdır. Ancak devlet yönetiminin en büyük risklerinden biri, liderlerin etrafında oluşan bilgi filtreleridir. Tarih boyunca hükümdarlar, komutanlar ve devlet başkanları çoğu zaman düşmanlarından değil, gerçekleri kendilerinden saklayan çevrelerden zarar görmüştür.
Devlet adamlığı sorunları gizlemek değildir.
Devlet adamlığı sorunları büyümeden görebilmektir.
Sadakat, eksiklikleri örtmek değildir.
Sadakat, devlete zarar verecek hususları zamanında ortaya koyabilmektir.
Gerçek sadakat şahıslara değil devletedir.
Gerçek bağlılık makamlara değil vatana duyulur.
Liyakat Zincirinin Kırılması: "Amerika Mezunları" ve Başarı Kıskançlığı
Kurumlardaki üst düzey yönetim kadrolarına bakıldığında, liyakatten ziyade belirli networklerin (görünür bağların) öne çıktığı dikkat çekmektedir. Amerika’da aynı dönemlerde bulunmuş, master veya doktora çalışmalarını beraber yapmış bazı üst düzey yöneticiler ile eski bakan yardımcılarının oluşturduğu bu klik, adeta kurumlarda kapalı devre bir sistem kurmuştur. Bu isimlerin bir kısmının 15 Temmuz öncesi sosyal medya paylaşımları ve duruşları da hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Kimseyi doğrudan itham etmek istemesek de ortaya çıkan tablo, ortak geçmişe dayalı bir "koruma ve kollama" refleksinin liyakatin önüne geçtiğini göstermektedir.
Bu durumun en acı örneği, projelerde ter döken yerli ve milli mühendislerimizin harcanmasında görülmektedir.
• Hürjet gibi Türkiye’nin vizyon projesini sırtlayan, gecesini gündüzüne katan başarılı bir proje müdürü, sırf altındaki başarılar üstündeki genel müdür yardımcısını gölgede bırakmasın diye pasif bir müdürlüğe sürülüyor.
• Yönetim kurulunda ise bu tasfiyeye, "O aldığımız yeri güçlendirmek için bu atamayı yaptık" gibi kılıfına uydurulmuş bir gerekçe sunuluyor.
Bu, açıkça milli başarıyı şahsi egolara kurban etmek, üreten beyni harcamaktır.
Arsızlar ve Duyarsızlar Kıskacı
Tüm bu aksaklıklar, yanlış yazılım hamleleri ve yetişmiş insan kaynağının kıyıma uğratılması süreçleri, zaman içinde Sayın Cumhurbaşkanımızın etrafındaki isimlere, bu yöneticilere referans olan siyasilere ve yönetim kurulu başkanlarına tek tek, raporlarla arz edilmiştir.
Ancak gelinen noktada üzülerek görmekteyiz ki, karşımızda iki duvar vardır: Milli menfaatlere uygun olmayan bu faaliyetleri yürütenlerin "arsızlığı" ve bu durumları düzeltmesi için kendisine çağrı yapılanların "duyarsızlığı."
Bugün bu duyarsızlığa sığınanlar, her sıkıştıklarında "Cumhurbaşkanımız çok çalışıyor, Türkiye'nin önünü açtı" diyerek bir lider arkasına saklanma refleksi göstermektedir. Evet, Cumhurbaşkanımızın liderliğine, ufkuna ve mücadelesine sonuna kadar iştirak ediyoruz. Bizler de kendisini gönülden seviyor ve destekliyoruz. Peki, sizin bu duyarsızlığınız, problemleri halının altına süpürmeniz ve gerçekleri liderin kendisine taşımamanızın sebebi nedir? Cumhurbaşkanı’nın yükünü almak yerine, onun açtığı vizyonun içini boşaltan bürokratik hırsları gizlemek, bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
Son Söz
Türkiye artık savunma sanayiinde yeni bir safhaya geçmiştir. Bundan sonraki mücadele üretim mücadelesi değil, kurumsal kaliteyi koruma mücadelesidir. Bu aşamada karşı karşıya olduğumuz soru şudur:
Savunma sanayiimizi dış tehditlere karşı koruyabilecek miyiz? Bu önemlidir. Ancak daha önemli olan ikinci soru şudur: Savunma sanayiimizi içeride oluşabilecek stratejik zaaflardan koruyabilecek miyiz? Devlet aklı işte bu soruyu sormayı gerektirir.
Çünkü tarih göstermektedir ki devletler dışarıdan gelen darbelerle değil, içeride fark edilmeyen zayıflıklarla yıkılırlar.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki büyük yürüyüşünün devam etmesi için teknoloji kadar liyakate, üretim kadar kurumsal denetime, mühendislik kadar devlet aklına ihtiyaç vardır. Mesele bir kurumun, bir yöneticinin veya bir dönemin meselesi değildir. Mesele devletin geleceğidir.
Devlet söz konusu olduğunda susmak değil, uyarmak görevdir.
Sonuç: Cumhurbaşkanımızın Vizyonunu Korumak
Savunma sanayiinde elde edilen başarılar hepimizin gurur kaynağıdır; ancak bu başarıların arkasındaki yapısal çürümeleri, adam kayırmacılığı ve stratejik hataları görmezden gelmek, gelecekteki büyük bir yıkıma davetiye çıkarmaktır.
Liderin mücadelesine sadakat, sadece alkışlamakla değil, onun etrafını saran bu sis perdesini aralamak ve yanlışları haykırmakla olur. Savunma sanayiimiz, egolarını, şahsi menfaatlerini tatmin etmek isteyen, dış bağlantıları olduğundan da endişe ettiğimiz bürokratların oyun alanı değil, milletin istikbal kalesidir. Bu kalede çatlaklara izin vermemek, devlet şuuruna sahip her vatan evladının asli görevidir.
Devlet, izler, takip eder, endişe eder, tespit eder ve gereğini yapar…
E. Yb. Halil MERT
Strateji ve Yönetim Uzmanı
Elektrik-Elektronik Mühendisi
KURT KIŞI GEÇİRİR, AMA YEDİĞİ AYAZI UNUTMAZ...
"DÜŞÜNCEDE HÜR, TARİHTE BİR, GELECEKTE TEK YÜREK!"