DİNİ KULLANMAK:

İSLÂM DÜNYASI’NIN TAASSUP, MEZHEPÇİLİK VE SİYASİ İSTİSMARLA İMTİHANI…

DİNİN İSTİSMARI, TAASSUP KISKACI VE BİRLİK ZARÛRETİ: 

COĞRAFYAMIZ PRANGALARINDAN NASIL KURTULUR?

 

Ayrıntılı özet ve açıklama buradadır.

https://youtu.be/crwZpILCP7s  

 

Dini Yaşamak Başka, Dini Kullanmak Başkadır…

Batı dünyasının yaklaşık 500 yıl önce Orta Çağ Engizisyonu ile geride bıraktığı din istismarını, taassubu ve kitleleri ilahi değerlerle zehirleme hastalığını maalesef bugün kendi coğrafyamızda canlı canlı yaşıyoruz. 

Yüce dinimiz İslâm’ın; adaleti, aklı, kul hakkını ve merhameti öne çıkaran evrensel ilkeleri; küçük politik hesapların, kirli menfaat odaklarının ve dar grup taassuplarının mezesi haline getirilmiş durumdadır.

İslam dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu en tehlikeli meselelerden biri, dinin siyasetin, ideolojik kamplaşmanın ve farklı menfaat gruplarının mücadele aracı hâline getirilmesidir.

Dini yaşamak DİNDARLIK başka şeydir, dini kullanmak DİNCİLİK başka...

Dini yaşamak; ahlaktır, adalettir, merhamettir, doğruluktur, kul hakkından sakınmaktır. İftiradan kaçınmak, kardeşliği korumak, ilim öğrenmek, düşünmek ve hakkı kendi aleyhine dahi olsa savunabilmektir.

Dini kullanmak ise insanların mukaddesatını kendi siyasi cephesinin tahkimatı hâline getirmektir.

Kendinden olanı peşinen “Müslüman”, kendinden olmayanı şüpheli görmek; siyasi rakibinin ibadetini dahi sorgulamak, mezhebi jeopolitik düşmanlığın gerekçesi yapmak; tarihi şahsiyetlere duyulan öfkeyi onların ailelerine kadar taşımak; doğruluğunu araştırmadan iftirayı yaymak ve bütün bunları “Din Adına” yaptığını düşünmek dindarlık değildir.

Bu, taassuptur. Ve taassup yalnızca dinimize zarar vermiyor. Devletimize, milletimize, İslam Dünyası’nın birliğine ve geleceğimize de zarar veriyor.

 

Avrupa'nın Asırlar Önce Yaşadığı Hastalığa mı Tutuluyoruz?..

Avrupa tarihinin önemli bir bölümünde dinî kurumların siyasi güçle iç içe geçmesi, insanların inançlarının siyasi ve ekonomik amaçlarla kullanılması, mezhep savaşları ve karşılıklı tekfir anlayışı büyük felaketlere yol açtı.

Avrupa, bunun bedelini kanla ödedi.

Biz ise 21. yüzyılda hâlâ birbirimizin mezhebini, siyasi tercihini, ibadetini, hatta imanını tartışıyoruz.

Daha vahimi, bütün bunları yaparken İslam dünyasının içinde bulunduğu stratejik tabloyu gözden kaçırıyoruz. İlim nerede? Tefekkür nerede? İstişare nerede? Stratejik akıl nerede? Kur'an'ın defalarca insanı düşünmeye, akletmeye ve ibret almaya çağıran hitabından bize ne kaldı?

 

Birinci Dünya Savaşı'nın En Ağır Mirası: Parçalanmış Coğrafya…

Yaşadığımız coğrafyanın bugünkü jeopolitik yapısını anlayabilmek için Birinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarına bakmak zorundayız.

Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle Ortadoğu'nun siyasi haritası yeniden şekillendi. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin büyük güçleri, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda bölgede yeni manda yönetimleri, sınırlar ve siyasi yapılar oluşturdu.

Aradan bir asır geçti.

Fakat bugün hâlâ aynı coğrafyada Türk'ü Arap'a, Arap'ı Fars'a, Sünni'yi Şii'ye, bir Müslüman toplumu diğerine düşman etmek son derece kolay.

İran-Suudi Arabistan rekabeti... Yemen... Irak... Suriye... Lübnan... Filistin...

Mezhep, etnik kimlik ve siyasi aidiyet üzerinden büyüyen her çatışma, İslam coğrafyasının ortak gücünden bir parça daha koparıyor.

Elbette İran'ın, Suudi Arabistan'ın, Türkiye'nin veya herhangi bir başka devletin politikaları eleştirilebilir. Suriye'de yaşanan zulümler de eleştirilmelidir. Yemen'de yapılan yanlışlar da. Irak'taki uygulamalar da.

Hiçbir devlete, hiçbir yönetime dokunulmazlık tanınamaz.

Fakat eleştiri başka, nesiller boyunca devam edecek mezhep düşmanlığı üretmek başkadır.

Bir devletin yanlış politikasına karşı çıkmak başka; milyonlarca insanı mezhebi sebebiyle düşmanlaştırmak başkadır.

Biz kendi coğrafyamızın sorunlarını çözmek yerine birbirimizi tüketirsek bundan kazançlı çıkan, bu coğrafyanın insanları olmayacaktır.

 

Şii-Sünni Kavgasından Kim Kazanıyor?..

Soruyu açıkça soralım: Bir Sünni, Şii'den nefret ettiğinde kim güçleniyor? Bir Şii, Sünni'yi düşman gördüğünde kim güçleniyor?

Türk ile Arap, Arap ile Fars birbirine düşman olduğunda hangi büyük stratejik merkezlerin işi kolaylaşıyor?

Irak'ın işgalinde öldürülenler arasında mezhep ayrımı yapıldı mı? Gazze bombalanırken çocukların mezhebi mi soruluyor? Lübnan vurulduğunda bombalar insanların mezhep kimliğine göre mi düşüyor?

Emperyal strateji açısından karşınızdaki toplumun kendi içerisinde ne kadar parçalı olduğu önemlidir. Çünkü parçalanmış toplum yönetilebilir, birbirine güvenmeyen devletler yönlendirilebilir, birbirinden nefret eden halklar ortak güç oluşturamaz.

Bunun için İslam dünyasının önce kendi zihnindeki sınırları aşması gerekiyor.

Küresel Satranç ve Mezhepçilik Tuzağı…

1. Dünya Savaşı’nın ardından cetvelle çizilen sınırlar ve parçalanan coğrafyamız, bugün yeni bir fitne ile yüz yüzedir: Mezhepçilik.

İngiliz ve Amerikan emperyalizminin, küresel aktörlerin ve bölgedeki hedefleri net olan İsrail’in köşesinde keyifle izlediği bu trajedide; Müslümanlar birbirinin kanına, geçmişine ve acılarına odaklanmış durumdadır.

• Irak’ta, Suriye’de, Gazze’de, Lübnan’da bomba yağdıran güç, kurbanın mezhebine veya fikrine bakmamaktadır.

• Bölge insanı ise emperyalistlerin katliamlarını göz ardı edip, kendi içindeki tarihsel husumetleri büyütme derdine düşürülmüştür.

"Müslümanlar ancak kardeştir…" ilahi emrini kulak arkası edip coğrafyayı mezhep ve nefret üzerinden okumak, küresel emperyalizmin bu topraklardaki uzantısı olmaktan başka bir anlama gelmez.

 

Atatürk'e Karşı Olabilirsiniz; Ama İftira Atamazsınız…

Bu taassubun Türkiye'deki en çirkin tezahürlerinden biri de tarihî ve siyasi şahsiyetler üzerinden yürütülen ahlak dışı propaganda yöntemidir.

Atatürk'ü sevmeyebilirsiniz. Politikalarını eleştirebilirsiniz. Tarih anlayışına, laiklik uygulamalarına veya herhangi bir kararına karşı çıkabilirsiniz. Bunların tamamı tartışılabilir.

Fakat bir insana veya onun annesine, ailesine, namusuna ilişkin mesnetsiz ve aşağılayıcı iddialar üretmek başka bir şeydir. Üstelik bunu din adına yaptığını söyleyen bir insanın önce kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Ben Müslümanım. İftira atabilir miyim?..”

Bir insanın annesinin iffeti üzerinden oğluna saldırmak hangi İslam ahlakında vardır? Farz edelim ki nefret ettiğiniz kişinin annesi gerçekten günah işlemiş olsun. Annenin günahından evlat mı sorumludur? Kur'an'ın bireysel sorumluluk anlayışı ortadayken bir insanı ailesi üzerinden mahkûm etmek nasıl savunulabilir? Siyasi nefret, bize haramı helal hâle getirmez. Düşman gördüğümüz kişiye iftira atmak serbest değildir.

İslam ahlakı yalnızca dostumuza karşı uyguladığımız bir ahlak değildir. Asıl imtihan, düşmanımıza karşı da adaleti koruyabilmektir.

 

Akıl, Tefekkür ve Kur'an-ı Kerim'in Rehberliği…

Biz ne zamana kadar bu sığ ve yıkıcı taassubun içinde çırpınacağız? Kur'an-ı Kerim’in defalarca vurguladığı "Hiç akletmez misiniz?" uyarısını ne zaman idrak edeceğiz?

Bu coğrafyanın ve ülkemizin kurtuluşu;

1. İlim ve Bilim: Duygusal ve dogmatik tartışmaları bırakıp bilgi üreten bir topluma dönüşmekle,

2. Tefekkür ve Meşveret: Ortak akılla, istişareyle ve liyakatle hareket etmekle,

3. Milli Birlik ve İttihád-ı İslâm: Kendi içimizdeki farklılıkları birer zenginlik ve kardeşlik unsuru kabul edip; Şii-Sünni, Seküler-Muhafazakâr vs. ayrımı yapmadan kenetlenmekle mümkündür.

 

Harbin Bile Bir Ahlakı Varsa Siyasetin Nasıl Olmaz?..

Biz askerler çok iyi biliriz: Savaş dahi sınırsız değildir. Hukuku vardır. Ahlakı vardır. Savaşmayan insanların korunması vardır. Hastanelerin, sivillerin ve insani yapıların korunmasına ilişkin kurallar vardır.

O hâlde soruyorum: Harbin bile hukuku varsa siyasetin hukuku olmayacak mı? Harbin bile ahlakı varsa siyasi mücadelenin ahlakı olmayacak mı? Müslüman, siyasi rakibine karşı her şeyi yapabilir mi? İftira atabilir mi? Yalan söyleyebilir mi? İnsanların namusuna dil uzatabilir mi? İbadetiyle alay edebilir mi? İmanını sorgulayabilir mi? Cevap açıktır: Hayır!

Özgür Özel Abdest Alırken Neden Rahatsız Oluyoruz?

Yakın zamanda CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in abdest aldığı görüntüler üzerinden yürütülen tartışmalar da aynı zihniyet hastalığının başka bir örneğidir. Bir insanın siyasi görüşüne karşı olabilirsiniz. CHP'yi eleştirebilirsiniz. Özgür Özel'in politikalarını yanlış bulabilirsiniz. Fakat bir insan abdest alıyorsa, “Acaba takiye mi yapıyor?” diye onun niyet mahkemesini kurmak bize mi düşer? Özgür Özel'in kalbinde ne olduğunu kim biliyor?

Bir insanın mümin, münafık veya başka bir şey olduğuna hangi siyasi parti karar verecek? Kalplerin hükmünü vermek insanın işi midir? Bir CHP'li namaz kılacaksa gizlice mi kılmalıdır? Abdest alacaksa kameraların olmadığı yeri mi aramalıdır? Bir insanın ibadetini kendi siyasi mahallemizden olmadığı için küçümsemek, nasıl bir din anlayışıdır?

Mesele Özgür Özel değildir. Bugün Özgür Özel olur, yarın başka biri. Mesele şudur: Biz dini Allah'ın dini olarak mı görüyoruz, yoksa kendi siyasi mahallemizin tapulu malı olarak mı?

FETÖ Bize Çok Ağır Bir Ders Vermedi mi? Türkiye bu konuda çok ağır bir tecrübe yaşadı. FETÖ yapılanması yıllarca insanların dini duygularını, hayırseverliğini, eğitim hassasiyetini ve mukaddesatını kullandı. İnsanlar Allah rızası için verdiğini düşündüğü paraları verdi. Çocuğunu eğitim alsın diye teslim etti. Dini sohbet zannettiği yapılara katıldı. Sonuçta ortaya, devletin kurumlarına sistematik biçimde sızmış kapalı ve hiyerarşik bir örgüt çıktı. O hâlde artık şu dersi çıkarmamız gerekmez mi?

Bir insanın çok dinî konuşması, onun mutlaka ahlaklı ve güvenilir olduğu anlamına gelmez. Alnındaki secde izi siyasi ehliyet belgesi değildir. Ağzından çıkan dinî kavramların sayısı vatanseverliğinin ölçüsü değildir. Bir insanın gerçek ölçüsü; ahlakı, liyakati, dürüstlüğü, yaptığı iş ve topluma sağladığı faydadır. FETÖ tecrübesinden sonra bile bunu öğrenemediysek daha hangi felaketi yaşamamız gerekiyor?

“Bizden Olana Her Şey Helal!” Anlayışı… Asıl tehlikeli hastalık burada başlıyor: Bizim mahalleden biri yanlış yaptığında susuyoruz. Karşı mahalleden biri yaptığında ayağa kalkıyoruz. Bizimki yalan söylerse “siyasetin gereği” oluyor. Öteki söylerse “ahlaksızlık”. Bizimki dini siyasete alet ederse “dava”. Öteki camiye girerse “takiye”. Bizimki ağır söz söylerse “haklı öfke”. Öteki söylerse “İslam Düşmanlığı”. Böyle ahlak olmaz. Böyle adalet olmaz. Ve en önemlisi: Böyle İslam ahlakı olmaz. Kur'an'ın adalet anlayışı, kendi tarafımızı kayırmak üzerine kurulamaz.

 

“Müminler Ancak Kardeştir…” 

Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu temel ölçülerden biri son derece açıktır: “Müminler ancak kardeştir.” Peki biz ne yapıyoruz? Kardeşliği büyütmek yerine ayrılıkları büyütüyoruz. Mezhebi büyütüyoruz. Partiyi büyütüyoruz. Cemaati büyütüyoruz. Grubu büyütüyoruz. Kendi liderimizi büyütüyoruz. Fakat ümmetin ortak aklını, milletin ortak geleceğini ve devletimizin müşterek gücünü aynı ölçüde büyütemiyoruz. Sonra da neden İslam dünyası parçalanmış diye soruyoruz.

Çünkü biz kardeşliği slogan olarak seviyoruz, fakat kardeşliğin hukukuna katlanmak istemiyoruz. Kardeşlik, benim gibi düşünene sarılmak değildir. Kardeşlik, farklı düşündüğümüz insanla ortak bir gelecek kurabilme iradesidir.

 

Millî Birlik Olmadan Millî Güç Olmaz…

Türkiye açısından mesele yalnızca dinî veya ahlaki değildir. Aynı zamanda bir Millî Güvenlik ve Millî Güç meselesidir… Güçlü ve büyük Türkiye'yi kurmak istiyorsak önce Türkiye'nin insanlarını ortak hedefler etrafında buluşturmak zorundayız.

Muhafazakârıyla... Atatürkçüsüyle... Milliyetçisiyle... Sosyal demokratıyla... Sağıyla, soluyla... Sünnisiyle, Alevisiyle... Farklı hayat tarzlarına sahip milyonlarca insanıyla...

Bu devlet hepimizindir. Bu millet hepimizindir. Bayrak hepimizindir. Vatan hepimizindir. Türkiye'nin geleceği de hepimizin ortak meselesidir. Birbirimizi sürekli hain, kâfir, mürteci, dinsiz, münafık veya düşman ilan ederek büyük devlet olunmaz.

 

Millî güç, millî birlik ister…

İttihad-ı İslam Bir Slogan Değil, Stratejik Bir Zarurettir… İslam dünyasının bugün ihtiyacı romantik sloganlar değildir. İlimdir. Bilimdir. Teknolojidir. Savunma sanayiidir. Ekonomik güçtür. Eğitimdir. Üretimdir. Yapay zekâdır. Üniversitelerdir. Güçlü devlet kurumlarıdır. Ve bütün bunların üzerinde ortak iradedir.

İttihád-ı İslâm'ı yalnızca meydanlarda söylenecek bir slogan olarak görürsek hiçbir yere varamayız. İslam Dünyası’nın birbirinin egemenliğine saygı duyan, mezhep çatışmasını reddeden, ekonomik iş birliğini geliştiren, bilim ve teknolojide ortak projeler üreten, krizlerini kendi arasında çözebilen yeni bir dayanışma anlayışına ihtiyacı vardır.

Türkiye'nin tarihî sorumluluğu da burada başlamaktadır. Türkiye, mezhep savaşının tarafı değil; mezhep çatışmasının üzerinde birleştirici güç olmalıdır. Türk devlet aklı bunu gerektirir. İslam kardeşliği bunu gerektirir. Jeopolitik gerçeklik bunu gerektirir.

 

Artık Yeter: Fitne Üreten Zihniyetten Kurtulmalıyız…

Bu coğrafyanın artık yeni düşmanlıklara ihtiyacı yok. Yeterince kan döküldü. Yeterince şehir yıkıldı. Yeterince çocuk öldü. Yeterince devlet parçalandı. Yeterince insan yurdundan edildi. Bundan sonra bize düşen, yüz yıl önce oluşturulan kırılma hatlarını daha da derinleştirmek değildir. Bize düşen onları kapatmaktır.

Sürekli mezhep kavgası çıkaranlara, insanların imanını sorgulayanlara, siyasi rakibine iftira atmayı dinî mücadele zannedenlere, toplumu birbirine düşman kamplara ayıranlara artık açıkça söylemeliyiz:

Siz dini savunmuyorsunuz. Dini kendi kavganızın aracı hâline getiriyorsunuz. Ve bunun bedelini yalnız siz değil, bütün millet ödüyor. İslam dünyası ödüyor. Gelecek nesiller ödüyor.

Bize Yeni Bir Ahlak Değil, Kendi Ahlakımıza Dönmek Lazım… Çözüm aslında çok uzakta değildir. İftiradan uzak duracağız. Adaletten ayrılmayacağız. İnsanların imanını sorgulamayacağız. Mezhep üzerinden düşman üretmeyeceğiz. Siyasi görüşü farklı olan insanı dinin dışına itmeyeceğiz. 

Devletlerin politikalarını eleştirirken halkları düşmanlaştırmayacağız. 

Bilgi sahibi olmadan hüküm vermeyeceğiz. Aklı kullanacağız. İlim öğreneceğiz. Bilim üreteceğiz. Tefekkür edeceğiz. İstişare edeceğiz.

Ve hepsinden önemlisi, aynı milletin ve aynı coğrafyanın insanlarını birbirine düşman etmek isteyen her türlü psikolojik harp faaliyetine karşı uyanık olacağız.

Çünkü 21. yüzyılın mücadelesinde yalnız silahlar konuşmuyor. Algılar konuşuyor. Kimlikler konuşuyor. Mezhepler kullanılıyor. Tarih kullanılıyor. Din kullanılıyor. İnsanların öfkeleri kullanılıyor.

Bu nedenle Türkiye'nin önündeki en büyük stratejik görevlerden biri, kendi toplumunda ortak aklı ve millî mutabakatı güçlendirmek, çevresindeki coğrafyada ise ayrıştırıcı değil birleştirici bir merkez hâline gelmektir.

 

Güçlü ve Büyük Türkiye İçin Önce Birbirimize Güveneceğiz…

Mazlumların yanında duracak güçlü bir Türkiye istiyorsak önce kendi içimizde güçlü olacağız. İslam dünyasında sözü dinlenen bir Türkiye istiyorsak önce kendi milletimizin farklı kesimlerini aynı büyük hedef etrafında buluşturacağız. Bilimde, teknolojide, ekonomide, savunmada ve diplomaside güçlü olacağız. Ve bütün bunları yaparken ahlakımızdan vazgeçmeyeceğiz.

Çünkü güç ahlaktan koparsa zulme dönüşür. Din akıldan koparsa taassuba dönüşür. Siyaset ahlaktan koparsa iftiraya dönüşür. Mezhep devlet aklının önüne geçerse coğrafya parçalanır. Ve kardeşlik kaybolursa geriye üzerinde emperyal güçlerin hesap yaptığı parçalanmış toplumlar kalır. Artık bu döngüyü kırmak zorundayız.

Dini kullanmayacağız; dinimizi yaşayacağız. Mezhebi silaha çevirmeyeceğiz; farklılıklarımızla kardeş olacağız. Birbirimizin imanını sorgulamayacağız; kendi ahlakımızı sorgulayacağız. Birbirimizi küçültmeye değil, Türkiye'yi büyütmeye çalışacağız. Çünkü bizim davamız bir siyasi mahallenin diğerine galip gelmesi değildir.

Bizim davamız; fitnenin sustuğu, aklın ve ilmin yükseldiği, milletin kenetlendiği, İslam Dünyası’nın kendi iradesine sahip çıktığı Güçlü ve Büyük Türkiye idealidir.

Ve artık kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır: Biz enerjimizi daha ne kadar birbirimizi Müslümanlığımızla, mezhebimizle, siyasi görüşümüzle yargılamaya harcayacağız?

Yoksa nihayet başımızı kaldırıp içinde bulunduğumuz yüzyılı okuyacak, ortak tehditleri görecek, ilimde ve teknolojide yükselecek, millî birliğimizi sağlayacak ve kendi coğrafyamızın geleceğinde yeniden söz sahibi mi olacağız? Tercih bizimdir. Fakat tarih beklemiyor.

 

Sonuç: Fitneye Karşı Amansız Bir Duruş…

Bugün içimizdeki düşmanlıkları besleyenler, halkın dini duygularını kendi ikballeri için istismar edenler ve bu milletin evlatlarını birbirine düşürenler; farkında olarak veya olmayarak küresel emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektedir.

Artık cehaletin, din ticareti yapan kitlesel şovların ve ahlaksız iftiraların karşısında durma zamanıdır. Güçlü ve büyük Türkiye’nin ihyası, mazlum coğrafyaların huzuru; ancak aklını, vicdanını ve dinini menfaat şebekelerine kiralamayan bilinçli nesillerle inşa edilecektir.

 

E. Yb. Halil MERT

Strateji ve P/H. Uzmanı

 

KURT KIŞI GEÇİRİR, AMA YEDİĞİ AYAZI UNUTMAZ.

https://www.youtube.com/@YbHalilMERT

https://twitter.com/YbHalilMERT