
AYDINLIĞA SIKILAN KURŞUN
İki öğretmen daha yaşamdan koparıldı…
Kimileyin insanın söyleyecek sözü, yazacak tümcesi kalmıyor. Boğazına bir yumru oturuyor, yüreği acıyor. Öfke, üzüntü ve çaresizlik birbirine karışıyor. İşte bugün böyle bir acının içindeyim.
Afyonkarahisar'da yaşanan korkunç saldırıda sekiz insan yaşamını yitirdi. Aralarında iki öğretmen de vardı. Derslerini bitirmiş, öğrencileriyle vedalaşmış, okuldan çıkıp evlerine gitmek üzere yola koyulmuşlardı. Ancak okulun önünde pompalı tüfekle gerçekleştirilen saldırı, onların yaşamlarına son verdi.
Ne büyük bir acı! Ne büyük bir insanlık dramı!
Bir öğretmen olarak bu haberi yalnızca bir yurttaşın duyarlılığıyla değil, yıllarını eğitim uğruna harcamış bir eğitimcinin yüreğiyle karşılıyorum.
Öğretmen dediğin, sabah erkenden okuluna gider. Sınıfının kapısını açar, öğrencilerini karşılar. Kimi zaman bir çocuğun saçını okşar, kimi zaman bir öğrencisinin gözlerindeki umutsuzluğu fark edip ona umut olur. Bilgiyi paylaşır, sevgiyi öğretir, iyiyi ve doğruyu anlatır. Her gün geleceğe bir tuğla daha koyar.
Öğretmenin silahı kalemidir, defteridir, kitabıdır. Mücadelesi bilgisizlikledir. Amacı insan yetiştirmek, aydınlık bir toplum yaratmaktır.
Peki, ne oldu da öğretmenlerimiz okul kapılarında, sokak ortasında, öğrencilerinin ve meslektaşlarının gözleri önünde can güvenliğinden yoksun hâle geldi?
Bir zamanlar öğretmen, bulunduğu köyün, mahallenin en saygın insanlarından biriydi. Öğretmen denildiğinde usumuza bilgi, güven, saygınlık ve aydınlanma gelirdi. Öğretmen, toplumun yol göstereniydi.
Bugün ise öğretmenler şiddetin hedefi oluyor. Sınıflarda, okul bahçelerinde, okul kapılarında öğretmenlere yönelik saldırı haberleriyle karşılaşıyoruz. Eğitim emekçileri, can güvenliklerinden endişe ederek görev yapmak zorunda kalıyor.
Unutulmamalıdır ki öğretmene uzanan el, yalnızca bir insana uzanmış olmaz. O el, eğitime, bilime, akla ve toplumun geleceğine uzanmıştır.
Bir öğretmenin öldürülmesiyle yalnızca bir can eksilmez. Yarım kalan dersler, anlatılamayan konular, yetiştirilemeyen öğrenciler, gerçekleşemeyen hayaller ve geride bırakılan aileler vardır. Her öğretmenin yüreğinde binlerce öğrencinin öyküsü, geleceğe ilişkin nice umudu vardır.
Şimdi o iki öğretmenin öğrencileri ne hissediyor? Bir daha sınıflarına giremeyecekleri öğretmenlerini nasıl anımsayacaklar? Onların sesini, gülümsemesini, anlattıkları dersleri nasıl unutacaklar?
Ya aileleri? Evlatlarını, eşlerini, anne ya da babalarını bekleyenler nasıl dayanacak bu acıya?
Bir kez daha soruyorum: Öğretmenlerimizin can güvenliğini kim sağlayacak? Okullarımızı şiddetten kim koruyacak? Bu acıların yaşanmaması için ne zaman kalıcı ve etkili önlemler alınacak?
Şiddeti yalnızca kınamak yetmez. Bireysel silahlanmanın, öfkenin, hoşgörüsüzlüğün ve insan yaşamını değersizleştiren anlayışın karşısında kararlı bir toplumsal mücadele gerekir. Okulların güvenliği, öğretmenlerin korunması ve çocukların şiddetten uzak bir ortamda yetişmesi ertelenemez bir sorumluluktur.
Biz öğretmenler, yıllarca çocuklarımıza karanlığa karşı aydınlığı, nefrete karşı sevgiyi, cehalete karşı bilimi, şiddete karşı barışı öğrettik.
Şimdi soruyorum: Biz çocuklarımıza aydınlık bir gelecek anlatırken öğretmenlerimizi kim koruyacak?
İki öğretmenimizi daha yitirdik. İki eğitim emekçisini, iki insanı, iki yaşamı, iki aileyi ve öğrencilerinin geleceğine ışık tutan iki yüreği yitirdik.
Onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Yaşamını yitiren bütün yurttaşlarımıza rahmet, ailelerine, yakınlarına, öğrencilerine ve eğitim camiamıza sabır ve başsağlığı diliyorum.
Öğretmenler ölmesin! Okullar şiddetin değil, bilimin, sevginin ve aydınlanmanın yuvası olsun!
Çünkü öğretmene sıkılan kurşun, aydınlığa sıkılmıştır.
Ve biz, bütün karanlıklara karşın aydınlıktan vazgeçmeyeceğiz.
Zeki BAŞTÜRK