İSLAM ALEMİ: BİR İSİM Mİ, BİR HAKİKAT Mİ?
Bugün dillerden düşmeyen bir ifade var. "İslam alemi."
Peki gerçekten böyle bir alem var mı? Varsa nerede başlıyor, nerede bitiyor? Daha da önemlisi, kim bu alemin parçası?
İslam alemi denildiğinde akla gelmesi gereken şey açıktır. Hayatın her alanında İslam’ın hakim olduğu bir düzen... Hukukta, siyasette, ekonomide ve toplumsal hayatta ilahi ölçülerin belirleyici olduğu bir dünya… Fakat bugünün "İslam ülkeleri" diye anılan coğrafyasına baktığımızda bu tarifle örtüşen kaç örnek gösterebiliriz?
Açık konuşalım, bu ülkelerin büyük bir kısmı ya Batı’dan ithal edilen demokrasi anlayışlarıyla ya Fransız tipi laiklik modelleriyle ya da krallık ve istibdatla yönetiliyor. Bir kısmının da meclis duvarlarında, "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" yazıyor.
Peki bu tabloda ilahi hakimiyetin yeri nerede?
Daha da çarpıcı olanı şu: Hukuk sistemlerine bakıldığında, İsviçre’den alınmış medeni kanunlar, İtalya’dan devşirilmiş ceza yasaları, Almanya’dan uyarlanmış yargılama usulleri yürürlüktedir. Bu kadar açık bir dış bağımlılık varken, "İslami düzen" iddiası ne kadar gerçekçi?
Devlet yönetiminde Allah’ın hükmünün belirleyici olmadığı, siyasetin tamamen beşeri ölçülere göre şekillendiği, ekonominin faiz sistemi üzerine kurulduğu bir yapıya "İslam alemi" demek, en hafif ifadeyle kavramları ters yüz etmektir.

Toplumsal hayata bakalım... İslam’ın açıkça yasakladığı pek çok fiil serbest. İçki, kumar, faiz, zina… Bunlar sadece var olmakla kalmıyor, çoğu zaman sistem tarafından korunuyor ve teşvik ediliyor. Buna karşılık dokunulmaz olanlar; Allah’ın hükümleri değil, parlamentolar ve onları oluşturan güçler oluyor.
Daha da ileri gidelim. Camilerde, hatta Kabe’de verilen hutbelerin bile çoğu zaman hakikati değil, mevcut düzenin maslahatını gözettiği iddiaları konuşuluyor. Eğer dinin en kutsal mekanlarında bile bağımsız bir söz söylenemiyorsa, ortada nasıl bir "hakimiyet"ten bahsediyoruz?

Uluslararası ilişkilerde tablo daha da ağırdır. Kendini "İslam ülkesi" olarak tanımlayan pek çok devletin, küresel güçlere bağımlı olduğu; yeraltı ve yerüstü kaynaklarının başka güçlerin kontrolüne bırakıldığı bilinen bir gerçektir. Bu durumda şu soru kaçınılmaz? Bu ülkeleri Batılı ülkelerden ayıran temel fark nedir?
Eğer bir ülkede hukuk, ekonomi ve siyaset İslam’ın belirlediği ölçülere göre işlemiyorsa, eğer toplumsal hayat bu ölçülerle şekillenmiyorsa, eğer yönetenler ilahi hükümleri esas almıyorsa, o ülkeye "İslam ülkesi" demek ne kadar anlamlıdır?
Belki de asıl sorun, isimlerle hakikatleri karıştırmamızdır. Bir coğrafyaya, "İslam ülkesi" demek, onu gerçekten İslami yapmaz. Aynı şekilde "İslam alemi" demek de ortada böyle bir düzenin var olduğu anlamına gelmez.

Bugün yapılması gereken şey, sloganları tekrar etmek değil; bu kavramların içini dürüstçe sorgulamaktır. Çünkü hakikat, isimlerle değil; içerikle ortaya çıkar.
Ve belki de en rahatsız edici soru şudur? Biz gerçekten bir "İslam alemi"nin parçası mıyız, yoksa sadece öyle olduğumuzu mu sanıyoruz?

Son zamanlarda Türkiye'nin öncülüğünde;
Türkiye,
Suud-i Arabistan,
Mısır,
Pakistan arasında ciddi bir işbirliğinin temelleri atılıyor.
Çok sevindirici...
Gelecek vadeden bu proje ve çalışma, savunma ve işbirliği anlaşması ile sonuçlanır inşaallah...
Acilen gerekir, başka da çare yoktur.

Sonuç olarak, "İslam alemi" ifadesi üzerinde yeniden düşünmek ve bu kavramın içini dolduracak gerçeklikleri sorgulamak gerekiyor. Çünkü isimler değil, içerik belirleyicidir.

Ve sonuç olarak; İslam ümmeti olarak ve Türk milleti olarak:
"Artik bir davamız, bir kavgamız olsun!
Uğrunda bedel ödeyebileceğimiz...
Bir çizgimiz, bir şahsiyetimiz olsun!
Her kaba göre şekillenmeyeceğimiz…
Bir sloganımız olsun!
Zalimlerin yüzüne haykırabileceğimiz...
Bir merhametimiz olsun!
Yetimin başını okşayabileceğimiz...
Bir mücadelemiz olsun!
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz...
Bir sözümüz olsun tüm insanlara söyleyebileceğimiz...
Duruşumuzu İslam ile sabitleyelim!
Çünkü İslam, direği Namaz, zirvesi Cihad, merkezi de Mescid olan bir dindir. 

Duruşumuz zalime korku, mazluma umut olsun! Cesaretimiz tüm hayatımızı kuşatsın!
Çünkü bugün bize kazanımlarımızı kaybetmekten korkmayı değil, kaybettiklerimizi geri kazanacak kadar cesur olmayı öğütleyecek alimlere, aydınlara ve liderlere ihtiyacımız var!"
Mehmet Bozkurt, Eğitimci İlahiyatçı Araştırmacı Yazar