KÂİNAT KİTABINI OKURKEN

Bir Müfessirin Nazarından Tefekkür

Bugün kâinata biraz daha farklı baktım.

Sadece görmedim; okumaya çalıştım.
Sadece işitmedim; dinledim.
Sadece yürüyüp geçmedim; ibret almaya çalıştım.

Çünkü kâinat, yalnızca bakılan bir manzara değil; okunması gereken büyük bir kitaptı. Kur’ân ise bu kitabın manalarını bize öğreten ilahî bir rehberdi.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

«سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ
“Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz; sonunda onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olacaktır.”
(Fussilet, 41/53)»

Bugün ben de biraz afakı, biraz enfüsü okumaya çalıştım.

Güneşe baktım…

Güneşin erkenden doğuşunu seyrettim.

Her sabah hiç aksatmadan vazifesinin başına geçiyor. Kendisine verilen görevi ertelemiyor, tembellik etmiyor, “Bugün biraz daha uyuyayım.” demiyor.

Kur’ân’ın güneşe, aydınlığa, sabaha ve geceye yaptığı işaretleri düşündüm:

«وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا ۝ وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا ۝ وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا ۝ وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَاهَا
“Güneşe ve onun aydınlığına; onu takip eden aya; onu açığa çıkaran gündüze; onu örten geceye andolsun…”
(Şems, 91/1-4)

Sonra kendi nefsime şöyle dedim:

“Ey nefsim! Güneş vazifesini aksatmıyor. Sen de sana verilen vazifeyi erteleme. Erken uyan, günün bereketinden istifade et ve işinin başına geç.”

Güneşin batışını görünce de başka bir ders aldım.

«وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا ۝ وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
“Geceyi bir örtü, gündüzü de geçim zamanı kıldık.”
(Nebe, 78/10-11)»

Gündüz çalışmanın, gecenin ise dinlenmenin zamanı olduğunu düşündüm.

Güneş bana çalışmayı; gece ise dinlenmeyi öğretti.

Bir karıncaya baktım…

Yolumun üzerinde küçücük bir karınca gördüm.

Kendinden kat kat büyük bir şeyi taşımaya çalışıyordu.

Ne küçüklüğüne bakıyor ne de yükünün büyüklüğünden şikâyet ediyordu.

Hemen Hz. Süleyman’ın ordusunu görünce kavmine seslenen karıncayı hatırladım:

«يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ
“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin…”
(Neml, 27/18)»

Ardından Hz. Süleyman’ın bu manzara karşısındaki tebessümünü düşündüm:

«فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا
“Onun sözünden dolayı gülümseyerek tebessüm etti.”
(Neml, 27/19)»

Bir karınca bana şunu öğretti:

Küçük olmak, değersiz olmak değildir. Yükün ağır olması, çalışmaya engel değildir.

“Ey nefsim!” dedim,
“Karıncadan çalışkanlığı öğren. Sana verilen nimeti küçümseme. Küçük adımları hor görme. Belki büyük işler küçük gayretlerin üzerine kurulacaktır.”

Kuşların sesini işittim…

Sonra kuşların seslerini duydum.

Kimi ötüyor, kimi kanat çırpıyor, kimi havada süzülüyordu.

Kur’ân’ın şu ayetini hatırladım:

«أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ ۖ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ
“Göklerde ve yerde bulunanlarla kanatlarını açarak uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmektedir.”
(Nûr, 24/41)»

Bir başka ayet de gözümün önüne geldi:

«أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ ۚ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَٰنُ
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapatarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân’dan başkası tutmuyor.”
(Mülk, 67/19)»

Kuş bana tevekkülü öğretti.

Kanatlarını açıyor, uçmak için çabalıyor; fakat kendisini havada tutanın Allah olduğunu unutmuyordu.

Ben de düşündüm:

“Zor zamanlarda sen de kanatlarını kapatma! Gayretini bırakma. Fakat seni ayakta tutanın kendi gücün değil, Rahmân’ın rahmeti olduğunu unutma.”

Dağa baktım…

Karşımda bütün heybetiyle Ağrı Dağı duruyordu.

Sessizdi ama sanki bana bir şey söylüyordu.

Kur’ân’ın dağlara dair ayetlerini hatırladım:

«وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا
“Dağları da kazıklar yapmadık mı?”
(Nebe, 78/7)»

Ve:

«وَأَلْقَىٰ فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ
“Sizi sarsmaması için yeryüzüne sağlam dağlar yerleştirdi.”
(Nahl, 16/15)»

Bir başka ayet ise dağın heybetini insanın kalbine taşıdı:

«لَوْ أَنْزَلْنَا هَٰذَا الْقُرْآنَ عَلَىٰ جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ
“Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onun Allah korkusundan boyun eğmiş ve parçalanmış olduğunu görürdün.”
(Haşr, 59/21)»

Dağa bakarken şöyle düşündüm:

“Ey nefsim! Dışarıdan dağ gibi görünmek yetmez. Asıl mesele, Kur’ân karşısında kalbinin dağlar gibi değil, Allah karşısında huşû içinde olmasıdır.”

Dağ bana sebatı, vakarı, köklü olmayı öğretti.

Bir taşa baktım…

Önümde duran sert bir taşa baktım.

Sertti, katıydı.

Fakat Kur’ân’ın şu ayeti aklıma geldi:

«وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ
“Taşlardan öylesi vardır ki içinden ırmaklar fışkırır.”
(Bakara, 2/74)»

Bu kez taş bana kendimi düşündürdü.

“Sert olabilirsin ama faydasız olma.”

Kalbin sertleşmesin. Muamelelerin katılaşmasın.

İnsanlara karşı prensiplerinde sağlam ol; fakat merhametinde yumuşak ol.

Çünkü bazen küçücük bir şefkat, bir insanın hayatında büyük bir nehir gibi akabilir.

Toprağa baktım…

Ayaklarımın altındaki toprağı düşündüm.

Üzerinde yürüyordum.

Kur’ân şöyle buyuruyordu:

«هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا
“Yeryüzünü sizin için boyun eğdirilmiş kılan O’dur. Öyleyse onun omuzlarında yürüyün…”
(Mülk, 67/15)»

Toprak bana tevazuyu öğretti.

İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, sonunda ayağının bastığı yer yine topraktır.

“Ey nefsim! Toprağın üzerinde yürüyorsun; topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin. Öyleyse büyüklük taslama.”

Yeryüzünde yürürken yeryüzündeki mahlûkata karşı da merhametli olmayı hatırladım.

«وَعِبَادُ الرَّحْمَٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا
“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürüyen kimselerdir.”
(Furkan, 25/63)»

Bir kapıya baktım…

Dış kapının önünde durdum.

Bir kapı bana başka kapıları hatırlattı.

Kur’ân’ın göklerin kapılarından söz eden ayetini düşündüm:

«لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ
“Onlar için göğün kapıları açılmaz.”
(A‘râf, 7/40)»

Sonra kendi kalbimin kapısını düşündüm.

“Rabbim! Göklerin kapıları nasıl hakikate açılıyorsa, benim gönlümün kapıları da hayra, ilme, merhamete, iyiliğe ve insanlara fayda sağlamaya açık olsun.”

Bazı kapılar insanı bir mekâna sokar.

Bazı kapılar ise insanı rahmete sokar.

Kahvaltı sofrasına baktım…

Soframdaki ekmeğe, peynire, zeytine, sebzeye ve meyvelere baktım.

Her birinin arkasında ayrı bir nimet, ayrı bir hikmet gördüm.

Kur’ân’ın insanı yeryüzündeki rızıklara bakmaya çağırdığını düşündüm:

«فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَىٰ طَعَامِهِ
“İnsan, yiyeceğine bir baksın!”
(Abese, 80/24)»

Bu ayet artık benim için sadece sofraya bakmak değildi.

“Bana fayda sağlayan nimetler gibi ben de başkalarına fayda sağlayabiliyor muyum?” diye düşündüm.

Bir meyve insana vitamin verir.

Bir güzel söz de insanın ruhuna vitamin olabilir.

Bir ilim insanın zihnine vitamin olabilir.

Bir tebessüm gönle vitamin olabilir.

Bir hocanın samimiyeti, öğrencisinin hayatına yıllarca tesir edebilir.

Öyleyse:

“Ey nefsim! Sana verilen nimetleri sadece tüketme; sen de başkalarına fayda sağlayan bir nimete dönüş.”

Pencereye tırmanan kediyi gördüm…

Bir kedi pencereye doğru tırmanıyordu.

Kendisinin ve yavrusunun rızkı için çabalıyordu.

Bir anda şu ayeti hatırladım:

«وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”
(Hûd, 11/6)»

Fakat bu ayet bana tembelliği değil, tevekkül içindeki gayreti öğretti.

Kedi rızkın Allah’tan olduğunu bilirmişçesine hareket ediyor ama yuvasında oturup rızkın gelmesini beklemiyordu.

Ben de kendi nefsime dedim:

“Rızkı veren Allah’tır; fakat rızkı aramak da senin vazifendir. Öyleyse çalış, gayret et, helalini ara ve en temizinden kazan.”

Köpeği gördüm…

Sonra bir köpek gördüm.

Bu kez zihnim beni Ashâb-ı Kehf’e götürdü.

Kur’ân şöyle buyuruyor:

«وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ
“Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatıyordu.”
(Kehf, 18/18)»

O köpek bana sadakati ve muhafızlığı düşündürdü.

Ben de kendi kendime sordum:

“Ben ailemin, öğrencilerimin, dostlarımın ve bana emanet edilen insanların başında ne kadar güvenilir bir muhafızım?”

Ailemi kötülüklerden korumak, öğrencilerimi cehaletten korumak, emaneti korumak ve gerektiğinde onların yanında durmak da bir kulluk vazifesi değil midir?

Sonra bütün bunların ötesinde Rabbimi düşündüm…

Güneş bana çalışmayı öğretti.

Gece bana dinlenmeyi.

Karınca bana gayreti.

Kuş bana zikri ve tevekkülü.

Dağ bana sebatı.

Taş bana sertlik içinde faydalı olmayı.

Toprak bana tevazuyu.

Kapı bana gönül açıklığını.

Sofra bana nimeti paylaşmayı.

Kedi bana rızık için gayreti.

Köpek ise sadakati ve emaneti korumayı…

Fakat bütün bunların arkasında tek bir hakikat vardı:

Bunların hiçbiri kendi kendine konuşmuyordu. Asıl konuşan, bütün bunları konuşturan Allah’tı.

Çünkü kâinat O'nun eseriydi.

Her eser, sanatkârını gösteriyordu.

Her nimet, Mün‘im’i hatırlatıyordu.

Her güzellik, Cemîl olan Allah’ı düşündürüyordu.

Her heybet, Celîl olan Allah’ı hatırlatıyordu.

Kur’ân’ın şu ayeti bu tefekkürün merkezine yerleşti:

«وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ فَادْعُوهُ بِهَا
“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimlerle dua edin.”
(A‘râf, 7/180)»

Rahmân’ın rahmetinden merhameti öğrendim.

Gafûr’un mağfiretinden affetmeyi.

Adl’in adaletinden adaleti.

Hakîm’in hikmetinden hikmeti.

Kerîm’in kereminden ikramı.

Latîf’in lütfundan nezaketi.

Rabbimin kullarına nasıl muamele ettiğini düşünürken, “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” fikrinin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu hissettim.

Bir akademisyen olarak da kendime baktım…

Burada tefekkürüm başka bir noktaya ulaştı.

Ben yalnızca bir insan değilim; aynı zamanda öğrencilerinin üzerinde hakkı bulunan bir hocayım.

Rabbim kullarına merhamet ediyor ama aynı zamanda onları terbiye ediyor.

Ödül veriyor, ikaz ediyor, bazen cezalandırıyor.

Çünkü eğitim yalnızca ödüllendirmek değildir.

Bazen şefkat göstermek, bazen uyarmak; gerektiğinde de ölçülü bir müeyyide uygulamak da terbiyenin bir parçasıdır.

Fakat bütün bunların temelinde adalet ve merhamet olmalıdır.

Rabbimiz:

«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ
“Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder.”
(Nahl, 16/90)»

buyuruyor.

Öyleyse bir akademisyen olarak öğrencime karşı ne sadece kuru bir merhamet göstermeliyim ne de merhametten kopuk bir disiplin anlayışına sahip olmalıyım.

Adaletle değerlendirmeli, ihsanla yaklaşmalı, gerektiğinde uyarmalı, fakat hiçbir zaman şahsiyetini incitmemeliyim.

Çünkü öğrenci bana yalnızca bir ders için gelmiyor.

Belki bir cümlem onun akademik hayatını değiştirecek.

Belki bir teşvikin, yıllarca hatırlayacağı bir güç olacak.

Belki de yanlış bir sözüm, kalbinde yıllarca taşıyacağı bir yara bırakacak.

Bu yüzden hocalık da bir emanet.

Aile de bir emanet.

İlim de bir emanet.

İnsan da bir emanet.

Bugün kâinat bana bir dershane oldu…

Bugün anladım ki insan, eğer bakmasını bilirse kâinatın her köşesinde bir ders bulabilir.

Güneş bir öğretmen,

karınca bir öğretmen,

kuş bir öğretmen,

dağ bir öğretmen,

taş bir öğretmen,

toprak bir öğretmen,

hayvanlar birer öğretmen,

hatta sofradaki bir lokma bile bir öğretmen olabilir.

Fakat bütün bu öğretmenlerin asıl hocası Kur’ân’dır.

Kur’ân bana kâinata nasıl bakacağımı öğretiyor.

Kâinat ise Kur’ân’ın işaret ettiği hakikatleri önümde canlı bir şekilde gösteriyor.

Bu yüzden bugün sadece dışarıya bakmadım.

Kendime de baktım.

Afakta gördüklerimi enfüste aradım.

Güneşte vazifemi,

karıncada gayretimi,

kuşta tevekkülümü,

dağda sebatımı,

taşta yumuşaklığımı,

toprakta tevazumu,

kedide rızık arayışımı,

köpekte sadakatimi,

sofrada şükrümü,

Rabbimin isimlerinde ise ahlâkımı aradım.

Ve sonunda şunu anladım:

Kâinatı seyretmek başka, kâinatı okumak başkadır.

Sadece gözle bakan manzarayı görür.

Kalple bakan ise mananın peşine düşer.

Kur’ân’ın ifadesiyle:

«إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde akıl sahipleri için nice deliller vardır.”
(Âl-i İmrân, 3/190)»

Onlar ki:

«الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىٰ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
“Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.”
(Âl-i İmrân, 3/191)»

İşte bugün ben de biraz bunu yapmaya çalıştım.

Baktım, gördüm, düşündüm, hatırladım, ders çıkardım ve Rabbime yöneldim.

Ve kendi kendime şöyle dedim:

Ey nefsim!
Kâinatı boş bir seyirlik sanma.
Her şey sana bir şey söylüyor.
Güneş vazifesini söylüyor.
Karınca gayreti söylüyor.
Kuş tevekkülü söylüyor.
Dağ sebatı söylüyor.
Toprak tevazuyu söylüyor.
Taş merhameti söylüyor.
Hayvanlar rızkı, sadakati ve emaneti söylüyor.
Kur’ân ise bütün bunların hakikatini söylüyor.

Öyleyse seyretme sadece; oku.

Bakma sadece; ibret al.

Bilme sadece; yaşa.

Ve nihayetinde bütün bu dersleri tek bir cümlede topla:

“Rabbim! Bana kâinatı okuyan bir göz, hakikati anlayan bir akıl, ibret alan bir kalp ve öğrendiği hakikatleri hayatına taşıyan bir kulluk nasip eyle.”

Doç. Dr. Mehmet Seyid GECİT