Adalet Sırada Bekler mi?

Bir toplumun gerçek medeniyet düzeyi, en güçlü insanına nasıl davrandığıyla değil; en kırılgan insanına nasıl davrandığıyla anlaşılır. Bu nedenle hastaneler yalnızca insanların tedavi olduğu kurumlar değildir; aynı zamanda devletin adalet anlayışının, toplumun vicdanının ve bireyin empati kapasitesinin her gün yeniden sınandığı kamusal alanlardır.

Geçtiğimiz günlerde bir hastanenin duvarında asılı duran öncelikli muayene tabelasını uzun uzun inceledim. Acil vakalar, engelliler, 65 yaş üstü bireyler, hamileler, küçük çocuklar, vazife malulleri, şehit ve gazilerin dul ve yetimleri… İlk bakışta bu liste, sosyal devlet anlayışının şefkatli yüzünü temsil ediyor gibi görünmektedir. Gerçekten de hiç kimse yaşlı bir insanın saatlerce ayakta beklemesini, hamile bir kadının uzun kuyruklarda zorlanmasını ya da engelli bir bireyin daha fazla mağdur olmasını istemez. Bunlar tartışmaya açık değildir; çünkü biyolojik gerçeklikten ve insan onurundan doğan ihtiyaçlardır.

Ancak tam da burada daha derin bir soru karşımıza çıkıyor: Herkes öncelikliyse, gerçekten öncelikli olan kimdir?

Modern devlet yalnızca hizmet sunan bir organizasyon değildir; aynı zamanda adalet duygusu üreten bir kurumdur. Max Weber'in ifade ettiği gibi devletin meşruiyeti, vatandaşın kuralları adil bulmasına bağlıdır. John Rawls ise adaletin, herkesin eşit koşullarda kabul edebileceği ilkeler üzerine kurulması gerektiğini savunur. Hastane koridorları da bu ilkelerin günlük hayatta sınandığı yerlerden biridir.

Burada önemli olan nokta, önceliğin gerekçesidir. Yaşlılık, çocukluk, gebelik veya engellilik bireyin seçimi değildir; sağlık hizmetinde öncelik verilmesi tıbbi ve insani bir zorunluluktur. Buna karşılık şehit aileleri, gaziler ve vazife malulleri için tanınan bazı öncelikler sağlık ihtiyacından değil, devletin tarihsel ve toplumsal sorumluluğundan kaynaklanmaktadır. Devletin bu kişilere sahip çıkması, onları ekonomik ve sosyal açıdan desteklemesi kuşkusuz anayasal ve vicdani bir görevdir. Ancak şu soruyu sormak da kamu yönetimi açısından meşrudur: Bu destek, sağlık hizmetinin işleyişi içinde mi verilmelidir; yoksa başka sosyal politikalarla mı daha etkili biçimde sağlanmalıdır?

Çünkü hastaneler, doğası gereği biyolojik ihtiyaçların yönetildiği yerlerdir. Tıpta "triyaj" olarak bilinen sistem, en ağır durumda olan hastaya önce müdahale edilmesini esas alır. Bu ilke sosyal statüye, ekonomik güce ya da kimliğe göre değil; sağlık ihtiyacına göre işler. Sağlık hizmetinin güvenilirliği de tam olarak bu tarafsızlıktan beslenir.

Sorun burada kişilerin hakları değil, sistemin kapasitesidir. Hekim başına düşen hasta sayısının arttığı, muayene sürelerinin kısaldığı ve talebin sürekli yükseldiği bir sağlık sisteminde çok sayıda öncelik kategorisinin aynı anda uygulanması, "öncelik enflasyonu" dediğimiz yeni bir sorunu ortaya çıkarmaktadır. Sonuçta herkes kendisini haklı görmekte; fakat neredeyse hiç kimse sistemin adil işlediğine tam olarak ikna olamamaktadır.

Psikolog Leon Festinger'in Bilişsel Çelişki Kuramı bu durumu açıklamaya yardımcı olur. İnsanlar gördükleri ile adalet anlayışları arasında çelişki yaşadıklarında huzursuzluk ve öfke hissederler. Fiziksel olarak kendisinden daha sağlıklı görünen bir kişinin farklı bir resmî statü nedeniyle önüne geçtiğini gören vatandaşın zihninde ister istemez şu soru belirir: "Burada gerçekten ihtiyaç mı öncelikli, yoksa kimlik mi?"

Sosyolog Pierre Bourdieu'nun "sembolik sermaye" kavramı da bu tartışmayı farklı bir boyuta taşır. Devlet bazı gruplara sembolik ayrıcalıklar tanıyarak toplumsal minnetini göstermek isteyebilir. Ancak bu uygulamalar, iyi niyetle yapılmış olsa bile, diğer vatandaşların eşitlik algısını zedeleyebilir. Böyle durumlarda insanlar devlete değil, aynı sırada bekledikleri diğer vatandaşa tepki göstermeye başlar. Asıl sorun sistemin kapasitesi olduğu hâlde, gerilim vatandaşlar arasında yaşanır. Toplumsal kutuplaşmanın en görünmez biçimlerinden biri de tam olarak budur.

Kişisel gelişim açısından bakıldığında ise bu tablo bize önemli bir ders vermektedir. Gerçek olgunluk yalnızca kendi hakkını savunabilmek değil, başkasının hakkını da gözetebilmektir. Empati, demokratik toplumların görünmeyen harcıdır. Ancak empatiyi sürekli vatandaşın vicdanına bırakan sistemler, zamanla bu vicdanı da yormaya başlar. Hastane kapısındaki "Lütfen muayene önceliği tanıyınız." ifadesi, devletin vatandaşın nezaketine yaptığı sessiz bir çağrıdır. Oysa iyi tasarlanmış kamu politikaları, adaleti yalnızca bireylerin sabrına bırakmamalıdır.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten adil bir sıra mı oluşturuyoruz, yoksa iyi niyetle hazırlanmış uygulamalar arasında yeni adaletsizlikler mi üretiyoruz?

Çünkü güçlü devlet, vatandaşlarını birbirine karşı bekleten değil; onları adalet duygusunda buluşturabilen devlettir. Gerçek sosyal devlet ise insanların birbirinin önüne geçmesini değil, hiç kimsenin gereğinden fazla beklemek zorunda kalmayacağı bir sistemi kurabilendir.

Bir toplumun çözülüşü çoğu zaman büyük krizlerle başlamaz. İnsanların aynı koridorda beklerken birbirlerine olan güvenini yitirmesiyle başlar. Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, hastane sıralarında da görünür olmalıdır. Çünkü adaletin beklediği yerde, güven de beklemeye başlar.

Dr. Dilek BARAN