Hakikatin Cenazesi: Dijital Dünyada İnsan Kalabilmek 2

Bir zamanlar hakikatin peşinden giderdik. Bugün ise hakikatin gerçekten var olup olmadığını tartışıyoruz. Belki de çağımızın en büyük trajedisi tam burada başlıyor. Çünkü insanlık tarihinde ilk kez bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşırken, doğru bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar zorlaştı. Dijitalleşme ve yapay zekâ bize sınırsız iletişim, özgürlük ve bilgi vaat etti. Gerçekten de öyle oldu. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir köşesindeki gelişmeden haberdar olabiliyor, farklı kültürlerle iletişim kurabiliyor, bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Ancak madalyonun diğer yüzünde, insan ilişkilerini, güveni ve toplumsal yapıyı sessizce kemiren görünmez bir boşluk büyümeye başladı.

Bugün artık sadece insanlar değil, hakikatin kendisi de yargılanıyor.

Bir videoyu izlediğimizde "Acaba yapay zekâ ile mi üretildi?" diye düşünüyoruz. Bir ses kaydını dinlediğimizde "Gerçekten ona mı ait?" sorusunu soruyoruz. Bir haber okuduğumuzda önce doğruluğunu değil, hangi amaçla servis edildiğini sorguluyoruz. Özellikle yapay zekâ destekli deepfake teknolojileri, hakikatin en temel dayanaklarından biri olan görsel ve işitsel güveni derinden sarstı. Gördüğümüz her görüntüye, duyduğumuz her söze ve okuduğumuz her metne kuşkuyla yaklaşır hâle geldik. Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan görünmez harç, sadece hukuk ya da ekonomi değildir; en temel yapı taşı güvendir.

Niklas Luhmann güveni, toplumsal yaşamın karmaşıklığını azaltan en önemli mekanizmalardan biri olarak tanımlar. Güven ortadan kalktığında insanlar yalnızca birbirlerinden değil, kurumlarından, medyadan, bilimden ve hatta kendi algılarından bile şüphe etmeye başlar. İşte bugün yaşadığımız tam da budur. Güven erozyonu yalnızca bireysel bir duygu değildir; toplumsal çözülmenin en erken belirtilerinden biridir.

Hakikatin ölümünü hazırlayan süreç yalnızca teknolojik değildir. Sorunun özü insanın teknolojiyle kurduğu ilişkidedir. Yapay zekâ, insanlık tarihinin en büyük bilimsel başarılarından biri olabilir. Fakat aynı zamanda insanın kendi vicdanıyla, ahlakıyla ve sorumluluk duygusuyla yüzleşmesini zorunlu kılan en büyük sınavlardan biridir. Çünkü teknoloji tarafsızdır; ona yön veren insanın niyetidir.

Bugün birçok insan, gerçek hayatta anlatamadığı duygularını yapay zekâya anlatıyor. Çünkü yapay zekâ yargılamıyor, küçümsemiyor, reddetmiyor ve yüz çevirmiyor. İnsan, uzun zamandır aradığı koşulsuz dinlenilme hissini bir yazılımın karşısında bulabiliyor. Bu durum ilk bakışta psikolojik bir rahatlama gibi görünse de, görünmeyen başka bir gerçeği de beraberinde getiriyor. Gerçek insan ilişkileri emek ister; sabır ister; hayal kırıklığını, affetmeyi ve yeniden güvenmeyi gerektirir. Yapay sistemler ise bunların hiçbirini talep etmez. Böylece insan, gerçek ilişkilerin zorluğundan uzaklaşırken, dijital dünyanın konforuna biraz daha yaklaşır.

Sherry Turkle yıllar önce teknolojinin insanları birbirine bağlarken aynı zamanda yalnızlaştırdığı uyarısında bulunmuştu. Bugün kalabalıklar içinde yalnızlaşan, binlerce takipçisi olmasına rağmen içini dökecek tek bir dost bulamayan milyonlarca insan bu uyarının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Dijital dünya bizi birbirimize bağladı; fakat birbirimizi anlamayı aynı ölçüde başaramadı.

Modern insan artık yalnızca yaşamıyor; aynı zamanda kendisini sürekli sergiliyor. Her fotoğraf, her paylaşım, her yorum görünmez bir sahnenin parçasına dönüşüyor. Fransız sosyolog Jean Baudrillard, simülasyon kuramında gerçeğin yerini onun kusursuz taklitlerinin aldığını söyler. Sosyal medya tam da böyle bir evren kurdu. İnsanlar artık gerçek hayatlarını değil, görmek istedikleri hayatları paylaşıyor. Mutluluk yaşanmaktan çok gösteriliyor; başarı hissedilmekten çok sergileniyor. Gerçek insan ise filtrelerin, algoritmaların ve beğeni sayılarının arasında yavaş yavaş görünmez hâle geliyor.

Belki de çağımızın en büyük yanılsaması, özgürlüğün arttığını sanmamızdır. Oysa görünmeyen yeni iktidarlar hayatımızın merkezine çoktan yerleşti. Michel Foucault iktidarın yalnızca baskıyla değil, görünmez denetim mekanizmalarıyla da işlediğini anlatıyordu. Gilles Deleuze ise disiplin toplumlarının yerini denetim toplumlarının alacağını öngörmüştü. Bugün cebimizde taşıdığımız telefonlar, kullandığımız uygulamalar ve sosyal medya platformları bu denetimin en görünmez araçlarına dönüştü. Neye güleceğimiz, neye öfkeleneceğimiz, hangi haberi okuyacağımız, hatta neyi arzulayacağımız bile büyük ölçüde algoritmaların önümüze çıkardığı içeriklerle şekilleniyor.

Asıl ürkütücü olan ise bu yönlendirmeleri çoğu zaman özgür irademiz sanmamızdır.

Shoshana Zuboff bu sistemi "gözetim kapitalizmi" olarak tanımlar. Çünkü artık yalnızca davranışlarımız değil; korkularımız, yalnızlıklarımız, öfkelerimiz, meraklarımız ve arzularımız da ekonomik değere dönüştürülmektedir. Her tıklama, her duraksama, her beğeni dijital sistemlere insan psikolojisinin haritasını sunmaktadır. Biz ekrana baktığımızı sanırken, aslında ekran da bize bakmaktadır.

Toplumsal çürüme tam da bu noktada görünür olmaya başlıyor. Eskiden bir insanın itibarını zedelemek aylar, hatta yıllar alırdı. Bugün ise birkaç saniyede hazırlanan sahte bir video, bağlamından koparılmış bir cümle ya da organize edilen dijital linç kampanyaları insanların yıllarca emek vererek oluşturduğu güveni birkaç saat içinde yok edebiliyor. Gazete manşetleriyle yürütülen karalama kampanyaları artık milyonlarca ekranın içine taşındı. Teknoloji kötülüğü icat etmedi; fakat kötülüğün hızını ve etkisini kat kat büyüttü.

Bu durumun en ağır bedelini ise insan ruhu ödüyor. Sürekli aldatılan, kandırılan, manipüle edilen ve hayal kırıklığı yaşayan birey, zamanla kendisini koruyabilmek için görünmez duvarlar örmeye başlıyor. Önce güvenmekten vazgeçiyor. Sonra inanmayı bırakıyor. Ardından sevmeyi erteliyor. En sonunda ise incinmemek için hissetmemeyi öğreniyor. Psikolojinin "duygusal uyuşma" olarak tanımladığı bu savunma mekanizması, bireyi geçici olarak korusa da uzun vadede onu kendi duygularına yabancılaştırıyor.

Belki de bugün toplum olarak yaşadığımız en büyük kriz ekonomik değildir. Enflasyon, işsizlik ya da siyasal kutuplaşma kadar derin, fakat çok daha sessiz ilerleyen başka bir kriz var: Empati yoksulluğu.

Erich Fromm, sevmenin bir duygu değil, öğrenilen ve emek isteyen bir sanat olduğunu söyler. Oysa dijital çağ bize sabrı değil hızı, derinliği değil yüzeyselliği, anlamayı değil tepki vermeyi öğretiyor. Bir haberi sonuna kadar okumadan yorum yapıyor, bir insanı tanımadan hüküm veriyor, bir görüntünün arkasındaki gerçeği araştırmadan infaz ediyoruz. Hızın egemen olduğu yerde düşünce zayıflıyor; düşüncenin zayıfladığı yerde ise hakikat sessizce geri çekiliyor.

Güney Koreli-Alman filozof Byung-Chul Han, yaşadığımız dönemi "yorgunluk toplumu" olarak tanımlar. Ona göre modern insan artık dış baskılarla değil, kendi performans baskısıyla tükenmektedir. Sürekli görünür olmak, sürekli üretmek, sürekli paylaşmak zorunda hisseden birey, en sonunda kendi sessizliğini bile kaybediyor. Oysa insanın kendisiyle baş başa kalabildiği anlar, hakikatin filizlendiği en verimli zamanlardır.

Amerikalı yazar Nicholas Carr ise dijital dünyanın dikkatimizi parçaladığını ve derin düşünme kapasitemizi aşındırdığını söyler. Belki de bu yüzden artık bilgiye ulaşıyoruz ama bilgeliğe ulaşamıyoruz. Çünkü bilgi hız ister; bilgelik ise zaman.

Bütün bunlar bize karamsar bir tablo sunuyor olabilir. Ancak mesele teknolojiye savaş açmak değildir. Yapay zekâ da dijitalleşme de insanlığın önemli kazanımlarıdır. Asıl mesele, bu araçların efendisi mi olacağız, yoksa onların yönlendirdiği birer veri kümesine mi dönüşeceğiz?

Belki de direniş sandığımız kadar büyük sloganlarda değil; küçük ama sahici tercihlerdedir. Bir dostun gözlerinin içine bakarak konuşabilmekte… Bir çocuğu telefonsuz dinleyebilmekte… Bir kitabın sayfaları arasında saatlerce kaybolabilmekte… Bir haberi paylaşmadan önce doğruluğunu araştırabilmekte… Ve en önemlisi, farklı düşünen bir insanı düşman değil, konuşulacak bir insan olarak görebilmekte…

Çünkü hakikatin cenazesi henüz kaldırılmış değildir.

Toprağın altına gömülen belki de hakikatin kendisi değil; onu arama cesaretimizdir.

Eğer yeniden güvenmeyi, yeniden dinlemeyi, yeniden düşünmeyi ve yeniden vicdanla hareket etmeyi başarabilirsek, hakikat küllerinden yeniden doğacaktır.

Dijital dünya büyümeye devam edecek. Yapay zekâ gelişecek. Algoritmalar daha da güçlenecek. Teknoloji durmayacak.

Fakat bütün bu gelişmelerin ortasında cevap bekleyen tek bir soru var:

Biz gerçekten daha akıllı mı oluyoruz, yoksa sadece daha bağlantılı ama daha yalnız insanlar hâline mi geliyoruz?

Belki de insanlığın geleceğini belirleyecek olan, yapay zekânın ne kadar gelişeceği değil; insanın kendi vicdanını, hakikat duygusunu ve birbirine olan güvenini ne ölçüde koruyabileceğidir.

Çünkü medeniyetler teknoloji eksikliğinden değil, güven eksikliğinden çöker.

Ve hakikat, onu aramaktan vazgeçmeyen insanların olduğu yerde hiçbir zaman ölmez.

Dr. Dilek BARAN