Kimliklerin Gölgesinde Hakikat: Kör Sadakat Döngüsü Nasıl İşler?

Modern toplumlarda insanlar artık yalnızca farklı düşünmüyor; giderek daha sık biçimde farklı düşünenleri ahlaki bir tehdit olarak görmeye başlıyor. Siyasal tartışmaların, sosyal medya etkileşimlerinin ve hatta gündelik ilişkilerin sertleşmesinin altında yatan nedenlerden biri de budur. Bir zamanlar fikir ayrılığı olarak değerlendirilen birçok konu bugün kimlik savaşlarının parçası haline gelmektedir.

Peki neden bazı insanlar kendi siyasi grubunun, ideolojik çevresinin veya aidiyet duyduğu topluluğun yanlışlarını görmekte zorlanır? Neden eleştiri kimi zaman bir katkı olarak değil, ihanet olarak algılanır? Daha da önemlisi, neden kanıtlar karşısında bile insanlar görüşlerini değiştirmekte isteksiz davranırlar?

Bu sorular yalnızca siyasetin değil; psikolojinin, sosyolojinin ve demokrasinin de temel sorularıdır.

Sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmalar, insanların çoğu zaman düşündükleri kadar nesnel karar vermediklerini göstermektedir. Özellikle Tajfel ve Turner'ın Sosyal Kimlik Kuramı, bireylerin kendilerini ait oldukları gruplar üzerinden tanımladıklarını ortaya koymaktadır. İnsanlar yalnızca birey olarak değil, aynı zamanda bir grubun üyesi olarak düşünür, hisseder ve hareket ederler. Bu nedenle grup kimliğine yönelik bir eleştiri çoğu zaman kişinin kendisine yönelmiş bir saldırı gibi algılanabilmektedir.

Benzer biçimde Leon Festinger'in Bilişsel Çelişki Kuramı da insanların mevcut inançlarıyla çelişen bilgiler karşısında rahatsızlık duyduklarını göstermektedir. Bu rahatsızlığı azaltmanın en kolay yolu ise çoğu zaman yeni bilgiyi değerlendirmek değil, onu reddetmektir.

Tam da bu noktada "Kör Sadakat Döngüsü" olarak adlandırılabilecek süreç ortaya çıkmaktadır.

Bu döngü genellikle güçlü bir ahlaki söylemle başlar. Adalet, özgürlük, eşitlik veya milli değerler gibi yüksek ahlaki çağrışımlara sahip kavramlar etrafında şekillenen söylemler, grup üyelerini bir araya getirir. Başlangıçta bu durum toplumsal dayanışmayı güçlendirebilir. Ancak zamanla ahlaki söylem, eleştirel düşünmeyi teşvik eden bir araç olmaktan çıkarak kimlikleri koruyan bir kalkana dönüşebilir.

Bunun ardından "biz" ve "onlar" ayrımı belirginleşir. Karşıt görüş artık yalnızca farklı değil; yanlış, zararlı veya ahlaken kusurlu olarak görülmeye başlanır. Böylece bireylerin bilgi kaynakları daralır ve yalnızca kendi grubunun ürettiği açıklamalar meşru kabul edilir.

Sürecin en kritik aşaması ise eleştirinin ihanet olarak algılanmasıdır. Bir grubun gelişebilmesi için özeleştiriye ihtiyaç vardır. Ancak kimlik merkezli yapılarda eleştiri çoğu zaman bir katkı değil, sadakatsizlik göstergesi olarak değerlendirilir. Böylece sorgulama yerini itaate, muhakeme yerini bağlılığa bırakır.

Dijital çağ bu eğilimleri daha da güçlendirmektedir. Özellikle sosyal medya algoritmaları kullanıcıları benzer görüşlerle çevreleyen yankı odaları oluşturmaktadır. Cass Sunstein'ın dikkat çektiği gibi insanlar giderek daha az farklı fikirle karşılaşmakta ve kendi düşüncelerini doğrulayan içeriklere maruz kalmaktadır. Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" olarak tanımladığı yapı ise dikkatimizi sürekli yönlendiren ve davranışlarımızı öngörmeye çalışan dijital sistemler üretmektedir.

Sonuç olarak bireyler yalnızca bilgi tüketmemekte, aynı zamanda kimlik performansı sergilemektedir. Ne düşündüğümüz kadar hangi grubun üyesi olduğumuz da görünür hale gelmektedir.

Bu durumun demokrasi açısından önemli sonuçları vardır. Çünkü demokrasiler yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokratik yaşamın sürdürülebilmesi için eleştirel düşünme, bağımsız medya, güçlü sivil toplum, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu kamusal alan gibi mekanizmaların korunması gerekir.

Toplumları tehdit eden en büyük risk fikir ayrılığı değildir. Asıl risk, fikir ayrılığının ahlaki düşmanlığa dönüşmesidir. Eleştirinin ihanet sayıldığı, sadakatin sorgulamadan üstün tutulduğu ve kimliklerin hakikatin önüne geçtiği toplumlarda demokratik muhakeme kapasitesi giderek zayıflar.

Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur: Savunduğumuz fikirler gerçekten bize mi aittir, yoksa ait olduğumuz grubun bize sunduğu hazır cevapları mı tekrar ediyoruz?

Çünkü özgürlük yalnızca konuşabilme hakkı değildir; gerektiğinde kendi grubunu da eleştirebilme cesaretidir. Demokratik olgunluk ise herkesin aynı düşünmesinde değil, farklı düşünen insanların birbirini düşmanlaştırmadan birlikte yaşayabilmesinde yatar.

Toplumların geleceğini belirleyen şey yalnızca insanların neye inandıkları değil, inandıkları şeyleri ne ölçüde sorgulayabildikleridir.

Dr. Dilek BARAN