ÇOCUĞUMUZU ZİRVEYE TAŞIRKEN, İNSANLIĞIMIZI UÇURUMDAN MI ATIYORUZ?
Bir anne bir baba üç işte çalışıyor, bir çocuk geleceğe hazırlanıyor. Peki, o geleceğe hangi değerlerle yürüyor?
“Benim çocuğum doktor olacak,avukat, öğretmen,hakim,savcı, bir çok meslek farketmiyor; anne baba gerekirse ben taş taşırım!”der.
Kaç anne babanın dilinden döküldü bu söz?
Kaç aile, evladının geleceği için kendi hayallerinden, sağlığından, huzurundan vazgeçti?
Peki, hiç kendimize şu soruyu sorduk mu?
Çocuğumuzu yetiştirirken ona yalnızca bir meslek mi kazandırıyoruz, yoksa insan olmanın sorumluluğunu da öğretiyor muyuz?
Bugün televizyon dizilerinde izlediğimiz gösterişli hayatlar, bitmeyen marka yarışları, lüks evler, makamlar ve güç mücadeleleri yalnızca birer senaryodan mı ibaret?
Elbette her diziyi, her aileyi aynı kefeye koyamayız. Ancak sürekli tekrarlanan bir hayat tarzının, özellikle gençlerin başarı ve mutluluk algısını etkileme ihtimalini de görmezden gelemeyiz.
Çünkü bazen ekranda başlayan özenti, gerçek hayatta bir yarışa dönüşüyor.
Bir anne fedakârlık yapıyor, çocuk başka bir dünyanın kurallarını öğreniyor!
Düşünün… Bir aile, çocuğunu okutabilmek için yıllarca çalışıyor. Borçlanıyor, ihtiyaçlarından kısıyor, kendi yaşam standardını erteliyor.
Evladının iyi bir mesleğe sahip olmasını, kimseye muhtaç olmadan yaşamasını istiyor.
Çocuk üniversiteye gidiyor, yeni çevrelere giriyor. Özel okullarda, seçkin ortamlarda, maddi imkânların ve sosyal statünün belirgin olduğu dünyalarda kendisine yeni bir yer edinmeye çalışıyor.
Bir süre sonra yalnızca başarılı olmak yetmiyor. Daha iyi giyinmek, daha pahalıya sahip olmak, daha yüksek bir konumda bulunmak gerekiyor.
İşte tam burada görünmeyen bir çatlak oluşabiliyor.
Çocuğunu o noktaya getirmek için yıllarca mücadele eden ailesiyle çocuğun benimsediği yaşam biçimi arasında bir mesafe açılıyor.
Ailenin maddi desteği sürerken manevi bağları zayıflayabiliyor. Çocuk, geldiği yeri unutmasa bile geldiği yerden utanmaya başlayabiliyor.
Asıl tehlike, çocuğun yükselmesi değil; yükselirken başkalarını aşağıda görmeyi öğrenmesidir.
Başarı başka, üstünlük taslamak başkadır!
Doktor olmak, insanları küçümseme hakkı vermez. Avukat olmak, adalet duygusunun önüne geçmez. Hâkim, savcı, rektör ya da siyasetçi olmak, insanın karakterini kendiliğinden olgunlaştırmaz.
Makam, insanın kim olduğunu gösteren bir sınavdır; insanlığının kanıtı değildir.
Bir çocuğa sürekli “Sen çok büyük adam olacaksın, herkes seni görecek, bir gün senin kapında bekleyecekler” denildiğinde, başarı bir amaç olmaktan çıkıp başkalarına üstünlük kurmanın aracına dönüşebilir.
O çocuk, bir gün gerçekten o makama geldiğinde kendisine yıllarca destek olan insanların emeğini küçümsemeye başlarsa ne kazanmış olur?
Bir unvan mı, yoksa kendi köklerinden uzaklaşmanın bedelini mi?
Psikolojide ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri hayalleri çocukları üzerinden gerçekleştirmeye çalışmalarını açıklayan kavramlardan biri kuşaklar arası aktarım ve ebeveyn beklentileridir.
Sosyal karşılaştırma ve statü kaygısı da bu yarışın nedenlerini anlamamıza yardımcı olabilir.
Elbette her başarılı çocuk ailesinden uzaklaşmaz, her varlıklı insan kibirli değildir.
Mesele meslek ya da para değil; çocuğa hangi değerlerin öğretildiğidir.
Peki, bu uçurumun diğer tarafında kimler kalıyor?
Bir tarafta çocuğunu okutabilmek için yıllarca çalışan anne babalar, diğer tarafta bu emeğin sonunda kendisini ailesinden üstün görmeye başlayan gençler…
Bir tarafta imkânları sınırlı olduğu için hayallerini erteleyen çocuklar, diğer tarafta sahip oldukları imkânları insanları sınıflandırmak için kullananlar…
Böylece yalnızca gelir farkı büyümüyor. Duygusal mesafeler, aidiyet çatışmaları ve değersizlik duyguları da büyüyebiliyor.
İnsanın kendisini kabul ettirmek için sürekli bir role bürünmesi, başkalarının beğenisini kazanmak uğruna özünden uzaklaşması kolay bir yaşam değildir. Bir gün gerçeklerle yüzleştiğinde ise sahip olduğu unvanlarla gerçek benliği arasında derin bir çatışma yaşayabilir.
Ve biz bütün bunları çoğu zaman çok geç fark ederiz.
Görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek nereye kadar?
Aileye düşen görev, çocuğunu okutmak kadar ona emeğin değerini, saygıyı, vicdanı ve sınırlarını bilmeyi öğretmektir.
Eğitim kurumlarına düşen görev, yalnızca meslek sahibi insanlar değil, toplumsal sorumluluğunun farkında bireyler yetiştirmektir.
Televizyon yapımcılarına ve senaristlere de bir sorumuz var: Gücü, parayı ve statüyü anlatırken insanlığın bedelini de gösterebiliyor muyuz?
Gençlerimize yalnızca nasıl yükseleceklerini değil, yükselirken nasıl insan kalacaklarını da anlatabiliyor muyuz?
Çünkü toplum, yalnızca başarılı insanlara değil, başarısını başkalarının onurunu koruyarak taşıyabilen insanlara ihtiyaç duyuyor.
Bir çocuğun geleceği için verilen emek, onu ailesinden ve toplumundan koparmak için değil, daha güçlü bağlarla hayata katmak için verilmelidir.
Unutmayalım:
Çocuğumuza bırakacağımız en büyük miras bir makam, bir servet ya da bir unvan değildir. İnsanlara nasıl davranacağını bilen bir karakterdir.
Çocuklarımızı zirveye taşıyalım. Ama onlara, zirveye çıktıklarında aşağıda kalan insanları küçümsemeyi değil, el uzatmayı öğretelim.
Çünkü asıl başarı, herkesin kapında beklemesi değil; senin kapından hiç kimsenin onuru kırılarak ayrılmamasıdır.