DEVLETE DESTEK, TOPLUMA NEFES, İNSANIMIZA ŞİFA

Bazen bir toplumun ruhunu anlamak için sadece hastanelere, psikologlara ya da ilaç kullanım oranlarına bakmak yetmez.

Bir de insanların mutfağına bakmak gerekir.

Emeklinin ay sonunu nasıl getirdiğine…
Asgari ücretle çalışan annenin, babanın çocuğunun okul masrafını nasıl karşıladığına…

Evladını okutmak için kendi ihtiyaçlarından vazgeçen anne babalara…
Pazarda fileyi dolduramadan eve dönmek zorunda kalanlara…

Çünkü insanın ekonomik yükü arttıkça, ruhunun taşıdığı yük de artıyor.
Ve bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri, “Sizi görüyoruz.” diyebilmektir.

BİRİ DE BİZİ GÖRDÜ NİHAYET…

Türkiye'de 90 binin üzerinde camimiz bulunuyor. Diyanet İşleri Başkanı'nın açıklamasına göre cami ve Kur'an hizmetlerinde çalışan hoca sayısı da yaklaşık 150 bin civarında. Ancak bu rakamın tamamının imam olmadığını, farklı görevlerdeki personeli de kapsadığını özellikle bilmemiz gerekiyor.

Bizler çıplak sesle ezan dinlemek istiyoruz. 

Tam da burada vatandaş olarak bazı sorular sormak istiyorum:

Her yapılan kamu yapısının kullanım durumu nedir?

Kullanılmayan ya da çok sınırlı kullanılan camiler varsa bunların neden yapıldığı, nasıl denetlendiği, bakım ve güvenliklerinin nasıl sağlandığı düzenli olarak kamuoyuna açıklanıyor mu?

Camilerin yalnızca yapılması değil, yaşatılması ve gerçekten ihtiyaç doğrultusunda kullanılması da önemli değil mi?

Çünkü kamu kaynağı hepimizin kaynağıdır.
Bir başka önemli konu da camilerdeki görev dağılımıdır.

Ezan, imamet, vaaz, Kur'an öğretimi, cenaze hizmetleri ve diğer din hizmetleri elbette birbirinden farklı görevlerdir. 

Dolayısıyla herhangi bir görevlinin yalnızca ezan üzerinden değerlendirilmesi doğru olmaz. Ama vatandaşın da şu soruyu sormaya hakkı vardır:

Kamu kaynaklarıyla yürütülen her hizmetin karşılığı, görevi ve denetimi açık ve anlaşılır biçimde ortaya konuluyor mu?
Bence bu soruların sorulması devlete karşı olmak değil, tam tersine devlete yardımcı olmaktır.

MUHTARLIKLARDA DA AYNI SORU

Türkiye genelinde 50 bini aşkın köy ve mahalle muhtarı bulunuyor.
Muhtarlarımız vatandaşla devlet arasındaki en yakın temas noktalarından biri.

Onlar da mahalledeki insanın sorununu ilk gören kişiler.
Peki bütün bu kamu görevlerinde;

Görev nedir?
Sorumluluk nedir?
Ücret nedir?
Denetim nasıl yapılmaktadır?
Kamu kaynağı ne kadar verimli kullanılmaktadır?
Bu soruları sormak neden yanlış olsun?
Tam tersine, vatandaşın vergisinin ve devlet bütçesinin nereye harcandığını bilmesi, vatandaşın devlete olan güvenini güçlendirebilir.

MESELE SADECE PARA DEĞİL

Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz.
Bir emekli, yıllarca çalıştıktan sonra bugün temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa…
Bir anne baba, çocuğunu okutabilmek için kendi hayatından vazgeçiyorsa…

Bir genç geleceğini kurmak için yıllarca mücadele ediyor ama ekonomik nedenlerle hayallerini erteliyorsa…
O zaman devletin bütün harcamalarını ve bütün ücret dengelerini yeniden düşünmek üzerine konuşmak gerekir.
Benim burada ortaya koyduğum düşünce şudur:

Kamu kaynaklarından ücret alan herkes için, ülkenin ekonomik şartlarıyla toplumun yaşam koşulları arasındaki denge daha fazla tartışılsın.

Milletvekili ücretlerinden kamu görevlilerinin gelirlerine kadar bütün alanlarda, toplumun genel ekonomik şartlarıyla daha uyumlu bir ücret politikası konuşulabilsin.
Hatta bazı yüksek kamu gelirlerinin asgari ücret seviyesine çekilmesi ve oluşabilecek kaynağın emeklilere, dar gelirli ailelere ve çocukların eğitimine aktarılması da bir seçenek olarak toplumun önüne konulabilsin.

Bu benim ortaya attığım bir tartışma önerisidir.
Amaç kimsenin emeğini değersizleştirmek değil.

Toplumun tamamında daha adil bir denge kurulup kurulamayacağını düşünmektir.

Çünkü bugün insanlarımızın ihtiyacı yalnızca daha fazla para değil.

Biraz da “Devlet benim yaşadığım sıkıntıyı görüyor.” duygusuna ihtiyacımız var.

RUHUMUZA DA BİR NEFES GEREKİYOR.. 

Toplumun ruhsal sağlığını konuşuyoruz.
Ama ruhsal sağlığın yalnızca ilaçlarla, terapilerle veya güzel sözlerle düzeleceğini düşünmek yeterli değildir.

İnsan kendisini güvende hissetmek ister.

Adalet görmek ister.
Hakkının gözetildiğini bilmek ister.
Çocuğunun geleceğinden korkmamak ister.
Yaşlandığında yalnız bırakılmayacağını bilmek ister.

Ve en önemlisi…
Görülmek ister.
Belki de bugün emeklinin, asgari ücretlinin, çocuğunu okutmaya çalışan annenin babanın ihtiyacı olan en önemli cümlelerden biri şudur:

“Seni görüyoruz.”

İşte ben bu yazıyı bunun için yazıyorum.
Birilerini suçlamak için değil.

Devletin yaptığı çalışmalara köstek olmak için değil.
Tam tersine, vatandaşın gördüğü eksikleri, soruları ve çözüm önerilerini ortaya koyarak daha güçlü bir sisteme katkı sunabilmek için.
Çünkü herkes her şeyi göremeyebilir.
Herkes aynı ayrıntıyı fark etmeyebilir.
Bazen bir vatandaşın gördüğü küçük bir ayrıntı, binlerce insanın hayatına dokunabilecek büyük bir düzenlemenin başlangıcı olabilir.
Ve belki bir gün emekli maaşını alan insanımız, asgari ücretle çalışan annemiz, babamız, çocuğunu okutmaya çalışan ailemiz şöyle diyebilir:

“Oh be… Biri de bizi 

gördü nihayet.”
İşte o zaman yalnızca ekonomik bir rahatlama yaşamayız.
Biraz da ruhumuz rahatlar.

Çünkü adalet duygusu da bir şifadır.
Devlete destek, topluma nefes, insanımıza şifa olsun.