İHMALLERİN BEDELİ

Bu haftaki köşe yazıma, başımıza gelen hadiseler karşısında yöneticilerimizin verdiği tepkilerle başlamak istiyorum.

Başta Sakaryalı hemşehrilerim olmak üzere, 
bütün okuyucularımızla ortak bir noktada buluşacağımıza inanıyorum.

_ “Sakarya’da son 24 saatte, son 27 yılın en kuvvetli yağışının görüldüğü açıklandı.”

_ “Küresel iklim değişikliğinin etkisiyle artık daha sık ve daha şiddetli hava olaylarıyla karşı karşıyayız.”

_ “Dünyanın en gelişmiş şehrinde bile bu miktarda yağış olsaydı benzer manzaralar yaşanırdı.”

_ “Metrekareye düşen yağış miktarı tarihi rekor kırdı, hiçbir altyapı buna dayanamazdı.”

_ “Vatandaşlarımız da dere yataklarına ev yapmasaydı.”

_”Yüzyılın felaketiyle karşı karşıyayız; doğaya karşı konulamaz.”

_ “İnancımıza göre sel, deprem gibi afetlerde hayatını kaybedenler hükmen şehit kabul edilir. Kayıplarımızın acısı hepimizin yüreğini yakmaktadır.”

Elbette yağışın olağanüstü boyutlara ulaşması gerçektir. Elbette iklim değişikliği, şehirlerin karşı karşıya kaldığı riskleri artırmaktadır.

Ancak bütün bunlar, sorumluluğu ortadan kaldırır mı?

Bir insanın hayatını kaybetmesinden sonra “kader” demek, o insanın hayatını korumak için yapılması gerekenleri yapıp yapmadığımız sorusunu ortadan kaldırmaz.

_ “Literatürde ‘iş kazası’ olarak tanımlanan olaylar vardır.
Bunun yapısında, fıtratında bunlar olağan şeylerdir.
Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok.”

_ “Elbette kazalar olabilir.”

_ “O şartlarda, o mekânda ölüm onlar için kaderdi.”

Peki, o şartları kim oluşturdu?

O mekânı kim denetledi?

O güvenlik önlemlerini kim almalıydı?

O altyapıyı kim planladı?

Ve en önemlisi:

Önlenebilir bir ölümün sorumluluğunu yalnızca kadere yüklemek, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?

Bir başka açıklamada,

_ “ilk iki gün içerisinde bedenlerine ulaşılan kişilerin fiziki bir hasarlarının bulunmadığı, gaz zehirlenmesi nedeniyle hayatlarını kaybettikleri ve ‘çok fazla acı çekmedikleri, hatta güzel öldükleri’
ifade edildi.

İnsanlar hayatını kaybetmişse, bizim görevimiz ölümün ne kadar acısız olduğunu anlatmak değil; 
o insanların neden öldüğünü ve aynı olayın bir başkasının başına gelmemesi için ne yapılması gerektiğini sorgulamaktır.

Doğa, bizim inançlarımızdan, makamlarımızdan, açıklamalarımızdan bağımsız olarak kendi yasalarıyla hareket eder.

Yağmur yağar.

Deprem olur.

Sel gelir.

Ama bütün bunların sonucunda insanların hayatını kaybedip kaybetmeyeceği, 
büyük ölçüde bilimle, planlamayla, mühendislikle, denetimle, liyakatle ve alınan önlemlerle ilgilidir.

Yüzyıllar önce bilime ve akla farklı gerekçelerle karşı çıkan anlayışlarla, 21. yüzyılda şehirlerimizi ve kurumlarımızı yönetenlerin yaşadığımız olaylar karşısındaki bazı açıklamalarında sorumluluğu sorgulamak yerine kaderi öne çıkaran benzer bir yaklaşım gördüğünüzü düşünüyorum.

Oysa 21. yüzyılda bize düşen, felaket olduktan sonra kaderi anlatmak değil; felaket gelmeden önce bilimin söylediğini dinlemektir.

Çünkü bugün elimizde geçmiş yüzyıllara göre çok daha büyük bir imkân var:

Bilim var.

Mühendislik var.

Uydu sistemleri var.

Meteoroloji var.

Erken uyarı sistemleri var.

Risk haritaları var.

Deprem yönetmelikleri var.

Şehir planlama bilimi var.

Ve bütün bunların yanında, insan hayatını korumak için verilmesi gereken kamusal sorumluluk var.

Önümüzde çok daha büyük bir tehlike duruyor.

Büyük Adapazarı depreminin ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyoruz. 
Ancak bir gün gerçekleşeceğini biliyoruz.

İşte tam da bu nedenle güvenli bir şehirde yaşamak, bir ayrıcalık değil; her vatandaşın en doğal hakkıdır.

Vatandaşın evini su basıyorsa,

bir insan enkaz altında kalıyorsa,

bir bina depremde yıkılıyorsa,

bizim vereceğimiz cevap:

“Onların kaderiydi.”

olmamalıdır.

Çünkü kader, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir mazeret değildir.
İhmali kadere yüklemek asla kabul edilemez.

Bizim görevimiz; yağmur yağdığında “Neden bu kadar yağdı?” diye sormakla yetinmek değil, “Neden bu yağmur bu kadar can yaktı?” sorusunun cevabını aramaktır.

Deprem olduğunda “Takdir-i ilahi” demek kolaydır.

Zor olan, deprem olmadan önce binayı sağlamlaştırmak, planlı ve dirençli şehirler inşa etmektir.

Sel olduktan sonra “Doğaya karşı konulamaz” demek kolaydır.

Zor olan, dere yatağına yapılaşmaya izin vermemektir.

Bir insan öldükten sonra “Kaderiydi” demek kolaydır.

Zor olan, o insanın hayatta kalması için gereken her şeyi zamanında yapmaktır.

Yarın yaşayacağımız bir felaketin ardından çocuklarımızın, anne babalarımızın, komşularımızın, dostlarımızın ardından söyleyeceğimiz sözün:

“Onların kaderiydi.”

olmasını istemiyorsak, bugün aklı, bilimi, liyakati, adaleti ve insan hayatını merkeze alan yöneticilerle bir şehir inşa etmek zorundayız.

Çünkü insan hayatı, ihmallerin bedelini ödemek zorunda değildir