
Kalbin İstediği mi, Aklın Bildiği mi? Sevgi mi, Arzumu?
İnsan bazen sevdiğini değil, arzuladığını sevgi sanır.Bazen aklımız, kalbimizin doğru olduğuna inandığı şeye inanır. Daha tehlikelisi ise şudur: Aklımız, kalbimizin doğru olmasını istediği şeye inanır.
İnsan tam da burada kendisiyle karşı karşıya gelir.Çünkü akıl önümüzde duran gerçeği görmek ister; kalp ise bazen gerçeğin başka türlü olmasını arzular. Arzu güçlendiğinde insan yalnızca dünyaya bakışını değil, gerçeğe ilişkin yorumunu da değiştirmeye başlar. Görmek istemediği işaretleri küçümser, kendisini uyaranları haksız bulur, karşısındaki insanın davranışlarına mazeretler üretir.Belki de insanın kendisini kandırmasının en incelikli biçimi budur. Gerçeği değiştiremeyince, gerçeğe ilişkin yorumumuzu değiştiririz.
Bunun en karmaşık yaşandığı alanlardan biri ise aşk, sevgi ve cinselliktir.
Sevgi mi, arzu mu?
Sigmund Freud, insan davranışlarının önemli bölümünün bilinçdışı süreçlerden etkilendiğini gösterirken; ErichFromm sevgiyi yalnızca güçlü bir duygu değil, aynı zamanda ilgi, sorumluluk, emek ve gerçek bir tanıma biçimi olarak ele alır.Çünkü birini istemek ile birini sevmek aynı şey değildir.
Bir insanı arzulayabilirsiniz. Bedenine çekilebilirsiniz. Onunla birlikte olmayı çok isteyebilirsiniz. Size gösterdiği ilgiye bağımlı hâle gelebilirsiniz. Hatta bütün bunları "aşk" olarak adlandırabilirsiniz.
Fakat zaman geçip yoğun arzu sakinleştiğinde geriye ne kalıyor?Cinselliğin olmadığı bir akşamda hâlâ onunla konuşmak istiyor musunuz? Düşüncelerini merak ediyor musunuz? Hastalığında yanında olmak, başarısında gerçekten mutlu olmak istiyor musunuz? Kusurlarını ve geçmişini taşıyabilecek sabrınız var mı?Onu yalnızca size verdiği haz için değil, kendisi olduğu için seviyor musunuz?
Cevap hayırsa belki de yaşanan şey aşk değil, aşkın üzerine giydirilmiş güçlü bir arzudur.
Cinsellik algımızı neden değiştirebilir?
Cinsellik kötü, kirli veya sevginin düşmanı değildir. Sağlıklı bir ilişkinin doğal ve değerli parçalarından biri olabilir.Sorun, cinselliğin sevginin yerine geçmesidir.
Yoğun cinsel arzu sırasında beynin ödül ve motivasyon sistemleri güçlü biçimde devreye girer. Dopamin gibi nörotransmitterler beklenti ve ödül duygusunu etkiler. Böyle dönemlerde dikkatimiz daralabilir; bazı özellikleri olduğundan daha çekici, riskleri ise olduğundan daha önemsiz görebiliriz.İşte bu yüzden insan bazen normal şartlarda sorgulayacağı bir ilişkiyi, yoğun arzunun etkisi altında romantikleştirebilir.
"Belki değişir.", "Aslında çok iyi biri.", "Bana karşı farklı.", "Kimse beni onun kadar anlamıyor.", "Aramızda çok güçlü bir bağ var."
Oysa bazen ortada güçlü bir bağdan çok, güçlü bir uyarılma vardır.Bu ikisini ayırabilmek, insanın kendisini tanıması açısından hayati önem taşır.
Daniel Kahneman'ın çalışmalarının da gösterdiği gibi insan zihni her zaman sakin, mantıklı ve hesaplayıcı çalışmaz. Hızlı, sezgisel ve duygusal değerlendirmelerimizin yanında; daha yavaş, sorgulayan ve denetleyen bir düşünme biçimimiz de vardır.Yoğun arzunun yükseldiği anlarda ikinci taraf geri plana itilebilir.Bu nedenle insanın kendisine koyabileceği önemli bir kural vardır:Yoğun arzu içindeyken hayatımı değiştirecek kararlar vermeyeceğim.
Ne evlilik kararı...Ne ayrılık...Ne büyük sözler...Ne para verme...Ne de bir insan hakkında kesin hükümler.Çünkü arzu yükseldiğinde karar ertelenebilir. Arzu geçtikten sonra karar hâlâ aynıysa, o kararın içinde daha fazla hakikat olabilir.
“Onu İstiyorum” ile “onu seviyorum” arasındaki fark
Çağımızın yanılgılarından biri, yoğunluğu hakikat zannetmektir.Bir duygu çok güçlüyse onu gerçek sanıyoruz. Oysa güçlü olması doğru olduğu anlamına gelmez.Korku güçlüdür. Öfke güçlüdür. Kıskançlık güçlüdür. Cinsel arzu güçlüdür.Ama hiçbir duygunun şiddeti, tek başına onun hakikatinin kanıtı değildir.
"Onu çok istiyorum."Bu cümle yalnızca onu istediğimizi söyler."Onunla birlikteyken kendimi çok iyi hissediyorum."Bu da kendi duygumuzu anlatır.Ama sevgi daha başka sorular sorar:
Onun iyiliğini kendi çıkarımdan bağımsız olarak istiyor muyum?Onu gerçekten tanıyor muyum?Yoksa zihnimde yarattığım kişiyi mi seviyorum?Cinsel çekim ortadan kalktığında aramızda hâlâ paylaşacak bir dünya var mı?
Sevgi işte burada sınanmaya başlar.
Fromm'un sevgi anlayışında sevgi yalnızca "başımıza gelen" bir duygu değildir. Aynı zamanda bir yapabilme kapasitesidir.İnsan sevdiğinde yalnızca "Seni istiyorum." demez."Senin varlığını görüyorum." der.Gerçek sevgi, karşısındaki insanı tüketmek değil, onun varlığına alan açmaktır.
Burada Kant'ın insanı hiçbir zaman yalnızca araç olarak görmeme düşüncesi de önemlidir. Bir insanı yalnızca kendi hazımız için kullanıyorsak, onu insan olarak değil, ihtiyacımızı karşılayan bir nesne olarak görmeye başlamışız demektir.Sevgi ile arzu arasındaki kritik sınır biraz da burada ortaya çıkar.
Peki İnsan ne yapmalı?
Belki de en sağlıklı yöntemlerden biri, kendimiz için bir "arzu sonrası testi" oluşturmaktır.Bir kişiye karşı yoğun cinsel çekim hissettiğimizde hemen karar vermemek...Bir süre beklemek...Sonra kendimize şu soruları sormak:
Onunla cinsellik olmadan da vakit geçirmek istiyor muyum?Saatlerce konuşabilir miyim? Birlikte yürüyebilir miyim? Sessizce oturabilir miyim? Bir bardak çayı paylaşmak bana yeterli geliyor mu?Onun karakterini gerçekten seviyor muyum?Yoksa yalnızca bana hissettirdiği duyguyu mu seviyorum?Cinsel çekim tamamen ortadan kalksaydı bu insanı yine seçer miydim?Onun kusurlarını gerçekten görüyor muyum?Yoksa onları "aşk" adı altında örtüyor muyum?Bu ilişki beni büyütüyor mu, tüketiyor mu?
Gerçek sevgi insanı küçültmez, kendisine yabancılaştırmaz. Sürekli kaygı, kıskançlık, gizlilik ve suçluluk içinde bırakmaz.
Modern insanın en büyük problemlerinden biri hızdır.Hemen tanışıyoruz. Hemen mesajlaşıyoruz. Hemen yakınlaşıyoruz. Hemen cinselliği yaşıyoruz. Hemen "aşk" diyoruz. Hemen gelecek planları yapıyoruz.Sonra çok kısa sürede hayal kırıklığına uğruyoruz.Oysa insanı tanımak zaman ister.
Zaman, arzunun süzgecidir.İlk günlerde gördüğümüz çoğu zaman karşımızdaki kişinin tamamı değil, kendi beklentilerimizin yansımasıdır.
Zaman geçtikçe öfkesini, bencilliğini, sorumluluk anlayışını, zor zamanlardaki davranışını, parayla ilişkisini ve sadakat anlayışını görürüz.Belki de en önemlisi, bize hiçbir şey vermediği zaman bize nasıl davrandığını görürüz.İşte insan orada gerçek kişiliğiyle karşılaşmaya başlar.
Arzuyu ertelemek özgürlüktür.
Cinsel arzuyu yok etmeye çalışmak ne gerçekçidir ne de gereklidir.Asıl mesele arzunun direksiyonuna oturmamaktır.Arzu gelebilir.Onu fark ederiz.Bastırmak yerine kabul ederiz.Ama hemen davranışa dönüştürmeyiz.Çünkü "İstiyorum ama yapmak zorunda değilim." diyebilmek insanın özgürlüğünü artırır.Cinsel arzunun gelmesi bizim seçimimiz olmayabilir; fakat onunla ne yapacağımız konusunda belirli ölçüde seçme gücümüz vardır.
Kalp konuşur.Akıl dinler.Ama son kararı ikisi birlikte verir.
Sevgi sadece "evet" değildir.Bazen sevgi için "hayır" demek gerekir. "Şu anda seni çok istiyorum ama bu arzunun benim adıma karar vermesine izin vermeyeceğim.", "Bu ilişki beni heyecanlandırıyor ama önce seni gerçekten tanımak istiyorum.", "Şu anda yalnızım ve sana ihtiyacım var; fakat seni yalnızlığımın ilacı olarak kullanmayacağım."
İnsan bunu söyleyebildiği zaman olgunlaşmaya başlar.Çünkü özdenetim arzunun yokluğu değil, arzunun üzerinde özgürlük kurabilmektir.
İnsan çoğu zaman "Ne istiyorum?" diye sorar.Belki daha önemli sorular şudur:
Bizi cinsellik mi istiyor?Yalnızlığımız mı?Onaylanma ihtiyacımız mı?Sevilme açlığımız mı?Gençlik duygusunu yeniden yaşama isteğimiz mi?Yoksa gerçekten karşımızdaki insan mı?
Bu soruları sormadan yapılan seçimler, bazen insanın kendi içindeki boşluğu başka bir insanla doldurma çabasına dönüşür.Oysa hiçbir insan başka bir insanın bütün boşluklarını dolduramaz.Çünkü bazı boşluklar ilişkiyle değil, insanın kendisiyle kurduğu bağla ilgilidir.
Sonunda mesele aşk değildir.Bütün bunların altında daha büyük bir insanlık sorusu vardır:
İnsan kendi arzularının efendisi olabilecek mi?
Arzularımız bizi yönetirse özgürlüğümüz azalır.Duygularımızı yok etmeye çalışırsak insanlığımız eksilir.Akla teslim olup kalbi susturursak hayatımız kurur.Kalbe teslim olup aklı susturursak gerçeklikten uzaklaşırız.Belki olgunluk ikisini de susturmak değil, ikisini konuşturabilmektir.
Kalp:"Onu istiyorum."Akıl:"Peki ama onu tanıyor musun?"
Kalp:"Onun yanında çok mutluyum."Akıl:"Peki cinsellik olmadığında da mutlu musun?"
Kalp:"Onu kaybetmek istemiyorum."Akıl:"Onu mu kaybetmek istemiyorsun, yoksa onun sana verdiği duyguyu mu?"
İşte insanın gerçek iç konuşması belki tam burada başlar.
Ve belki hakiki sevginin ölçüsü şudur:Bir insanı en çok arzuladığınız anda bile onu tanımak için acele etmiyorsanız...Cinsel arzunuz yükseldiğinde kararınızı erteleyebiliyorsanız...Karşınızdaki insanın bedeninden önce karakterini merak ediyorsanız...Onunla yalnızca yatakta değil, hayatın sıradan günlerinde de birlikte olmak istiyorsanız...Cinsellik bittikten sonra hâlâ onun sesini duymak, onunla yürümek, konuşmak, susmak ve hayatı paylaşmak istiyorsanız...
İşte orada başka bir şey başlamış olabilir.Belki sevgi…
Çünkü gerçek sevgi, arzunun yokluğu değildir.Arzunun içinde bile karşındaki insanı görebilmektir.İnsan bazen kendisine şu cümleyi söyleyebilmelidir:
"Seni istiyor olabilirim. Ama seni gerçekten sevip sevmediğimi anlamadan, yalnızca istediğim için sana sahip olmayacağım."
Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlük budur.Çünkü arzu insanı birine götürebilir; fakat yalnızca sevgi, insanın o kişinin yanında kalmasını anlamlı kılar.
Ve sonunda hakikat şudur:Kalbin her söylediği doğru değildir.Aklın her söylediği de sevgi değildir.İnsanın olgunluğu, ikisinin arasındaki sessizlikte hakikati duyabilmesidir.