Bulutlar Arasında Saklambaç Oynayan Ebabiller

 

Penceremin kenarında uzanmış perdemin yarı aralığında gökyüzünü izliyorum. Gökyüzü gri paltosunu giymiş, yağmur ince ince camlara dokunuyor. Tık… tık… tık… Sanki gökyüzü, parmak uçlarıyla pencereme vuruyor da içeri girmeden önce benden izin istiyor. Göğe bakıyorum. Birden, o koyu renkli bulutların arasında onlarca ebabil beliriyor. Simsiyah kanatlarıyla gökyüzünün bir ucundan ötekine kayıp gidiyorlar. Öyle hızlı, öyle çevik, öyle neşeliler ki…

İçimden geçiriyorum, acaba saklambaç mı oynuyorlar?

Biri bulutun arkasına saklanıyor, diğeri onu bulmak için peşinden gidiyor sanki. Bir an sağa kıvrılıyorlar, bir an sola… Sonra rüzgârın görünmez ellerine tutunup kendilerini boşluğa bırakıyorlar. Sanki gökyüzünde sörf yapıyorlar. Ne bir korku belirtisi var hareketlerinde ne de bir telaş… Rüzgârın ne zaman sertleşeceğini, hangi yönden eseceğini biliyorlarmış gibi, onunla kavga etmek yerine onunla dans ediyorlar.

Oysa gökyüzü bugün oldukça hareketli. Kuzeyden güneye doğru akıp giden koyu bulutlar, sanki dağların arasından boşalan bir sel gibi birbirini kovalıyor. Her biri bir sonrakine yol açıyor. Gökyüzünün üzerinde görünmez bir nehir akıyor da bütün bulutlar o nehrin sularına kapılmış gibi…

Bir bulut geçiyor, ardından bir başkası yetişiyor. Kimi insan yüzüne benziyor, kimi hörgüçlü bir deveye… Hayal gücüm de bulutlarla birlikte yolculuğa çıkıyor. Bir bakıyorum çocukluğumun gökyüzündeyim, bir bakıyorum yıllardır içimde taşıdığım düşüncelerin arasında dolaşıyorum.Ama ebabillerin umurunda değil bütün bunlar.

Bulutların akış yönüne bakıyorum, kuşların uçuşuna bakıyorum. Sanki gökyüzünün akıntısına karşı koyuyorlar. Kanatlarını çırpa çırpa rüzgâra doğru ilerliyor, sonra birden kendilerini bırakıyorlar. Sağdan sola, soldan sağa…

Bir an mücadele ediyor, bir sonraki an teslim oluyorlar. Üstelik bunu öylesine uyumlu yapıyorlar ki, insan ister istemez durup düşünmeden edemiyor.

Acaba hayat dediğimiz şey de biraz böyle değil mi?

Bazen bütün gücümüzle rüzgâra karşı kanat çırpıyoruz. Önümüze çıkan engelleri aşmak, bir yerlere ulaşmak, bir şeyleri değiştirmek için çabalıyoruz. Yoruluyoruz, daralıyoruz, nefes nefese kalıyoruz. Sanki durursak düşecekmişiz, biraz olsun gevşersek hayat bizi alıp bilinmez bir yere sürükleyecekmiş gibi hissediyoruz.

Oysa şu küçücük kuşlar bana başka bir şey anlatıyor.Belki de hayat, yalnızca mücadele etmekten ibaret değildir. Bazen direnmek, bazen yön değiştirmek, bazen de kendini rüzgârın akışına bırakabilmektir. Her an kanat çırpmak zorunda değilsin. Her bulutla savaşamaz, her fırtınayı durduramazsın. Bazen yapabileceğin en güzel şey, gücünü doğru zamanda kullanmak ve ardından gökyüzünün sana sunduğu o görünmez desteği hissetmektir.

Ebabil bir an kanatlarını çırpıyor, bir an süzülüyor. Belki de onun uçuşundaki sır, tam olarak burada saklıdır: Ne bütünüyle mücadele ediyor ne de kendini bütünüyle akıntıya teslim ediyor. İhtiyaç duyduğunda çabalıyor, fırsat bulduğunda süzülüyor.

İnsan da keşke bunu öğrenebilse…

Keşke her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımızı anlayabilsek. Her insanın kalbini kazanamayacağımızı, her ayrılığı engelleyemeyeceğimizi, her gidenin ardından yetişemeyeceğimizi, her yağmuru durduramayacağımızı kabullenebilsek. Ve bütün bunlara rağmen yaşamın içinde kendimize ait küçük sevinçler bulabilsek.

Belki de huzur, hiçbir fırtınanın çıkmaması değildir. Fırtınanın ortasında bile kendi gökyüzünü bulabilmektir.

Camdaki yağmur damlaları birbirine karışıyor. Her damla kendi yolunu izliyor; kimi aşağıya doğru hızla süzülüyor, kimi bir başkasına tutunup yön değiştiriyor. Bir damla, camın ortasında bir an duraksıyor sanki. Sonra başka bir damla ona yetişiyor ve ikisi birleşip birlikte akmaya başlıyor.

İnsanlar da böyle değil mi?

Kimi hayatımıza bir anlığına dokunup geçiyor. Kimi yıllarca yanımızda yürüyor. Kimi bir yağmur damlası gibi sessizce kayboluyor, kimi de hiç beklemediğimiz bir anda bize eşlik etmeye başlıyor. Bazen tek başımıza taşıyamadığımız bir hüznü, bizi gerçekten dinleyen bir insanla paylaşınca hafifliyoruz. Bazen tek bir güzel cümle, içimizde günlerdir kapalı duran bir pencereyi aralıyor.

Demek ki insanın da ara sıra bir başkasına yaslanmaya, onunla aynı yöne bakmaya ihtiyacı var.

Gökyüzündeki ebabillere yeniden bakıyorum. Onlarca kuş, bir topluluğun görünmez ahengi içinde hareket ediyor. Acaba birbirlerini takip mi ediyorlar? Birbirlerinin hareketlerinden mi öğreniyorlar? Aralarında bir aile bağı mı var, yoksa aynı gökyüzünü paylaşmanın verdiği bir uyum mu onları bir arada tutuyor?

Bilmiyorum.Ama şunu düşünüyorum: Birlikte olmak, her zaman birbirine sıkıca tutunmak anlamına gelmeyebilir. Bazen birlikte olmak, aynı gökyüzünde birbirine çarpmadan uçabilmektir. Birinin sağa, diğerinin sola yönelmesine izin vermek; uzaklaşsa bile onun kendi yolunu bulabileceğine güvenmektir.

İnsan ilişkilerinde de en çok bunu özlemiyor muyuz? Bizi değiştirmeye çalışmadan yanımızda durabilen, her sessizliğimizi doldurmaya uğraşmayan, bazen hiçbir şey söylemeden bizimle gökyüzüne bakabilen insanları…

Öyle insanlar vardır ki yanlarında kendimizi açıklamak zorunda kalmayız. Susarız, anlarlar. Güleriz, eşlik ederler. Bir gün içimiz daralır, bulutlarımız kararır; bizi hemen neşelendirmeye çalışmak yerine biraz yanımızda dururlar. Çünkü bilirler ki her hüzün hemen giderilmek, her sessizlik bir sözle bozulmak zorunda değildir.

Bazen bir insanın başka bir insana verebileceği en güzel hediye, onun yanında rahatça nefes alabilmesidir.

Gökyüzünde bir ebabil, diğerlerinden ayrılıp sola doğru süzülüyor. Ardından bir başkası aynı hareketi yapıyor. Sonra bir diğeri… Her biri sanki aynı oyunun sırasını bekliyor. Bir bulutun arkasından çıkıyor, rüzgârın üzerine bırakıyor kendini, sonra yeniden kanat çırpıyor.

İçimde tuhaf bir sevinç beliriyor. Öyle büyük, öyle gösterişli bir sevinç değil bu. Ne alkışa ihtiyacı var ne de birilerinin görmesine… Yalnızca orada olmakla, o küçücük hayat gösterisini izlemekle ilgili.

Saatlerce böyle kalabilirim, diye düşünüyorum.

Ne yetişmem gereken bir yer olsa, ne cevap vermem gereken bir telefon, ne de zihnimi kemiren yarınların hesabı… Zaman biraz yavaşlasa… Dünya bütün gürültüsünü dışarıda bıraksa… Ben de penceremin önünde, yağmurun sesini dinleyerek gökyüzünde oynayan bu küçük canlıları seyretsem…

Keşke insan bazen hiçbir şey yapmak zorunda olmasa…

Ne kendini kanıtlamak, ne birilerine yetişmek, ne geçmişin hesabını vermek, ne de geleceğin bütün yükünü bugünden omuzlarına almak zorunda kalsa… Sadece yaşasa… Bir yağmur damlasının sesini duysa… Bir bulutun şekil değiştirmesini izlese… Bir kuşun kanat çırpışındaki zarafete hayran kalsa…

Çünkü hayat, biz onu büyük olayların içinde ararken, çoğu zaman en güzel yüzünü küçük anlarda gösteriyor.

Belki de yıllar sonra hatırlayacağımız şeyler, başardığımız büyük işlerden ibaret olmayacak. Bir sonbahar sabahı penceremizden gördüğümüz kuşlar, yağmurun cama vuruşu, sevdiğimiz biriyle paylaştığımız sıcak bir çay, ansızın içimize dolan bir huzur… Belki de yaşamın asıl dokusu bunlardan örülüyor.Ve biz, o dokunun içinden geçerken çoğu zaman farkına bile varmıyoruz.

Bir ebabil yeniden beliriyor. Koyu bulutların önünde küçücük bir gölge… Rüzgâr onu bir yana sürüklüyor, o kanatlarını açıp yönünü değiştiriyor. Sonra birden kendini akışa bırakıyor ve kayıp gidiyor.

İçimden ona seslenmek geliyor:Ey küçük gökyüzü yolcusu, sen nereden biliyorsun ne zaman mücadele edeceğini, ne zaman süzüleceğini? Biri sana mı öğretti, yoksa hayatın sırrını doğarken mi getirdin kanatlarında?

Elbette cevap vermiyor.Zaten belki de bazı soruların cevabını duymak gerekmiyor. Bazen yalnızca sormak, insanın içinde yeni bir pencere açmaya yetiyor.

Yağmur biraz daha hızlanıyor. Bulutlar akıp gidiyor. Ebabiller gökyüzünün o görünmez nehrinde bir görünüp bir kayboluyor. Ben hâlâ penceremin önündeyim. Perde yarı aralık, dünya gri, içimse tarif edemediğim bir dinginlikle dolu.

Bir bulut daha geçiyor.Bu kez bir insana benziyor. Sanki başını göğe kaldırmış, o da kuşları seyrediyor. Gülümsüyorum. Biraz sonra şekli değişecek, dağılıp gidecek. Tıpkı hayatımızdaki nice görüntü, nice duygu, nice düşünce gibi…

Hiçbir şey aynı kalmıyor.Ne bulutlar, ne yağmurlar, ne de içimizden geçen duygular… Hüznümüz de değişiyor, sevincimiz de… Bazen bitmeyecek sandığımız bir kederin içinden yıllar sonra gülümseyerek çıkıyoruz. Bazen sıradan sandığımız bir gün, hafızamızın en güzel köşesine yerleşiyor.

Belki de bu yüzden hiçbir anı küçümsememek gerekiyor.Çünkü bir gün, bugün sıradan bulduğumuz bir yağmurun sesini bile özleyebiliriz. Bir pencerenin önünde öylece durabilmeyi, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan gökyüzünü seyretmeyi, içimizdeki bütün soruları bir süreliğine susturabilmeyi…

Kim bilir, belki mutluluk dediğimiz şey, sahip olduğumuz her şeyin çoğalması değil; elimizde olan küçücük güzellikleri fark edebilecek kadar yavaşlayabilmemizdir.

Dışarıda ebabiller hâlâ uçuyor.Ben hâlâ bakıyorum.Ve içimden, kimseye duyurmadan, sessizce bir dilek geçiriyorum:Keşke dünya biraz daha yavaşlasa… İnsanlar biraz daha birbirini dinlese… Kalpler biraz daha incelik öğrense… Ve biz, hayatın bütün fırtınalarına rağmen, arada bir durup gökyüzünde saklambaç oynayan kuşları seyretmeyi unutmasak…

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, bütün sorunlarını çözecek büyük bir mucize değildir.Bazen bir pencere yeter.

Biraz yağmur…Gri bulutların arasında kayıp giden birkaç ebabil…Ve insana, hâlâ bu dünyada yaşanmaya değer şeyler bulunduğunu hatırlatan küçücük bir an…

Bugün gökyüzü bana bunları anlattı. Ben de sustum, dinledim.