KENDİ HAYATININ MERKEZİ OLMAK

Hayat, insanın karşısına her zaman aynı yüzle çıkmaz. Bazen umut dolu bir sabaha uyanırken bazen de insanın içini karartan sessizliklerin içinde buluruz kendimizi. Kimi insanlar hayatı kolay yaşar gibi görünür, kimi insanlar ise ayakta kalabilmek için her gün kendi içinde görünmeyen savaşlar verir. İşte tam da böyle anlarda insanı hayata bağlayan şey; sahip olduğu inançtır. Bu yalnızca Tanrı’ya duyulan bir inanç değil, aynı zamanda yaşama, geleceğe ve kendi benliğine duyulan inançtır.
İnsan çoğu zaman en büyük hayal kırıklıklarını başka insanlardan öğrenir. Güvenilen insanların değişmesi, iyiliğin karşılığının nankörlükle verilmesi ya da sevginin çıkar uğruna kullanılması, insanın ruhunda derin izler bırakır. Bir süre sonra kişi, herkese aynı saflıkla yaklaşamayacağını anlar. Çünkü bazı insanlar fayda sağlamak için yaklaşır, bazıları ise yalnızca kırmak için vardır. Hayatın en ağır gerçeklerinden biri de budur: Herkes senin kadar iyi niyetli değildir.
Fakat insanı güçlü yapan şey, yaşadığı kırgınlıklar değil; o kırgınlıklardan sonra nasıl ayağa kalktığıdır. Kendi iç dünyasını kaybetmeden devam edebilmek büyük bir mücadeledir. Çünkü insan bazen çevresindeki herkesten uzaklaşabilir ama kendinden kaçamaz. Bu yüzden insanın önce kendi ruhuna sadık kalması gerekir. Başkalarının beklentileri uğruna yaşanan bir hayat, zamanla insanın kendisini tüketmesine neden olur. Oysa insanın sahip olduğu ömür yalnızca bir kez verilir ve bu ömrü başkalarının çıkarları uğruna harcamak, kişinin kendisine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir.
Hayatta belli sınırlar koyabilmek de bu yüzden önemlidir. Herkesi mutlu etmeye çalışmak, insanı yalnızca yorar. Çünkü bazı insanlar ne yaparsan yap memnun olmayacaktır. Bu yüzden insan bir noktadan sonra kendi huzurunu korumayı öğrenmelidir. “Hayır” diyebilmek, uzaklaşabilmek, gerektiğinde yalnız kalabilmek bir zayıflık değil; aksine kişinin kendine duyduğu saygının göstergesidir. İnsan kendisini korumayı öğrendiğinde, hayatın yükü de biraz daha hafifler.
Bir diğer gerçek ise şudur: İnsan ancak kendi hayalleri için yaşadığında gerçekten nefes aldığını hisseder. Başkalarının yön verdiği bir yaşam, zamanla ruhsuz bir düzene dönüşür. Oysa kişinin kendi hedefleri, umutları ve hayalleri vardır. Belki küçük bir başarı, belki huzurlu bir ev, belki sevildiğini hissettiği bir hayat… İnsan, kendi içindeki o yaşam enerjisini koruduğu sürece yeniden başlayabilir. Çünkü asıl güç, insanın dış dünyasında değil; iç dünyasında saklıdır.
İnanç da tam bu noktada insanın en güçlü dayanağı olur. Her şey kötü giderken bile bir gün güzel şeylerin olabileceğine inanmak, insanı hayata bağlar. Belki herkes gider, herkes değişir ama insanın kendi içinde taşıdığı umut kaldığı sürece hayat tamamen karanlık olmaz. Çünkü insan bazen yalnızca kendi ışığıyla yolunu bulur.
Sonuç olarak hayat, başkaları için tüketilecek kadar uzun değildir. İnsan kırılabilir, yorulabilir, hatta bazen yalnız hissedebilir. Ancak kendi benliğini kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir. Kendine inanmak, sınırlarını korumak ve kendi hayatının merkezinde durabilmek; insanın sahip olabileceği en büyük güçlerden biridir. Çünkü insan en sonunda şunu öğrenir: Başkaları gelip geçebilir ama kişi ömrü boyunca en çok kendisiyle yaşar.

Özlem GÜRBÜZ