ŞİKÂYET ETTİĞİMİZ DÜZENİN NERESİNDEYİZ?
Bir toplum düşünün: Herkes haksızlıktan şikâyet ediyor ama kendi işi görülsün diye ayrıcalık bekliyor. Herkes dinlenmek istiyor ama karşısındakinin sözünü kesiyor. Herkes değişim istiyor ama değişmesi gerekenler arasında kendisini saymıyor.
Belki de bazı döngülerin kırılamamasının sebebi, onları yalnızca başkalarının davranışlarında aramamızdır.
Gündelik hayatımızda bunun küçük örnekleriyle karşılaşırız. Sırada önüne geçilmesine öfkelenen kişi, bir tanıdığı sayesinde beklemeden işini hallettiğinde bunu “şans” olarak görebilir.
İş yerinde kendisine söz hakkı verilmediğinden yakınan biri, yönetici olduğunda çalışanlarının itirazını saygısızlık sayabilir. Ailesinde sürekli susturulmuş bir yetişkin, kendi çocuğuna “Sen ne anlarsın?” diyebilir.
Böylece kişiler değişir, davranışlar devam eder.
Burada durup düşünmemiz gereken bir soru var: Yaşadığımız haksızlık bize ne öğretti? Başkasına aynı şeyi yapmamayı mı, yoksa bir gün o güce sahip olmayı mı?
Çünkü incinmiş olmak, insanı kendiliğinden daha anlayışlı yapmaz. Bazen kişi, kendisini inciten davranışı farkında olmadan benimser. Bir zamanlar karşı çıktığı otoritenin dilini kullanmaya başlar. “Ben de bunları yaşadım” cümlesi, başkasının yükünü hafifletmek yerine ona yeni bir yük bindirmenin gerekçesine dönüşür.
Toplumun döngüleri biraz da evlerde kurulan cümlelerle sürer. “El âlem ne der?”, “Büyüklerin sözüne karşı çıkılmaz”, “İdare et, başına iş alma…”
Bu sözler kimi zaman koruma niyetiyle söylenir. Fakat çocuk, düşüncesini açıklamakla sorun çıkarmanın aynı şey olduğunu öğrenebilir. Yıllar sonra bir yanlışın karşısında susarken, çocukluğunda duyduğu o sesi içinde taşır.
Sonra hep birlikte sorarız: İnsanlar neden konuşmuyor?
Konuşmanın bedelini anlatıp susmanın sonuçlarını pek konuşmadığımız için olabilir mi?
Bir başka döngü de başkasının sorunuyla aramıza koyduğumuz mesafedir. Komşunun uğradığı haksızlık bizi ilgilendirmez. İş arkadaşının dışlanmasını görmezden geliriz. Bir çocuğun yaşadığı güçlüğü ailesinin meselesi sayarız. Aynı sorun bizim kapımıza geldiğinde ise çevremizde destek ararız.
Oysa dayanışma, yalnızca ihtiyacımız olduğunda hatırlanacak bir davranış değildir. Başkasının hakkını, bize bir yararı olmadığı gün de gözetebilmektir.
Elbette toplumsal sorunlar yalnızca bireysel tutumlarla açıklanamaz. Kurumların işleyişi, ekonomik koşullar, eğitim ve denetim de belirleyicidir. Fakat bunların değişmesini beklerken kendi davranışlarımızı değerlendirmeyi ertelemek, bizi rahatlatan bir mazerete dönüşebilir.
Bir düzeni eleştirmekle o düzenin alışkanlıklarından vazgeçmek aynı emek değildir. İlki konuşmayı, ikincisi bazen kendi çıkarımızdan feragat etmeyi gerektirir.
Tanıdığımız için bize açılan bir kapıda, arkamızda bekleyenleri düşünmek… Yetkimiz varken itirazı dinlemek… Çocuğumuzun sorusuna kızmak yerine cevap aramak… Başkasına yaptığımızı, bize yapıldığında kullandığımız ölçüyle değerlendirmek…
Döngüler böyle anlarda çatlamaya başlar.
“Hep böyle gelmiş” sözü geçmişi anlatabilir; geleceği belirlemek zorunda değildir. Bir davranışın uzun zamandır tekrarlanması, onu doğru yapmaz.
Bugün şikâyet ettiğimiz bir durumla karşılaştığımızda, yalnızca kimin sorumlu olduğunu sormayalım. Kendi payımıza düşen soruyu da soralım:
Aynı imkân benim elimde olsaydı, ben nasıl davranırdım?
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER