KENDİNDEN VAZGEÇEN İNSAN
Bazı insanlar yenilmez. Sadece bir gün, kazanmanın artık hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başlar.
Bir insanın kendinden vazgeçtiğini nasıl anlarsınız?
Ağlamasından mı? Öfkelenmesinden mi? Her şeyi bırakıp gitmesinden mi?
Belki de hiçbirinden.
Çünkü insanın kendinden vazgeçişi her zaman gürültülü olmaz. Bazen hayatına eskisi gibi devam eder. Sabah kalkar, işine gider, sorumluluklarını yerine getirir, insanlarla konuşur, hatta güler.
Ama artık bazı şeyleri yapmaz.
Kendisini eskisi kadar anlatmaz. Yanlış anlaşıldığında düzeltmeye çalışmaz. Haksızlığa uğradığında aynı öfkeyi duymaz. Gelecekten daha az söz eder, daha az plan yapar, daha az heyecanlanır.
Ve giderek daha sık iki kelime kullanmaya başlar:
“Boş ver.”
Bazen bu iki kelime sıradan bir vazgeçiş değildir. Uzun süre mücadele etmiş bir insanın yorgunluğudur.
Çünkü öfkelenen insanın hâlâ değiştirmek istediği bir şey vardır. İtiraz eden insanın hâlâ beklentisi vardır. Mücadele eden insan, sonucun değişebileceğine bir yerlerde hâlâ inanıyordur.
Asıl sessizlik, insan hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaya başladığında gelir.
İnsan neden vazgeçer?
Martin Seligman’ın çalışmalarıyla bilinen öğrenilmiş çaresizlik kavramı burada önemlidir.
İnsan, tekrar tekrar kontrol edemediğini düşündüğü olumsuzluklarla karşılaştığında, zamanla değiştirebileceği koşullar karşısında bile girişimde bulunmamaya başlayabilir.
Çünkü zihnine tehlikeli bir düşünce yerleşmiştir:
“Ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek.”
Önce denemeyi azaltır. Sonra istemeyi… Ardından beklentilerini küçültür. En sonunda hayal kırıklığı yaşamamak için hayal kurmamayı öğrenir.
Üstelik dışarıdan bakıldığında buna bazen “olgunluk” bile denilir.
Oysa her kabulleniş olgunluk değildir. Bazı kabullenişler, yorulmuş bir insanın artık direnmemesidir.
Toplum hedef gösterir, ama herkes aynı yerden başlamaz
Robert K. Merton’un toplumsal yapı üzerine düşünceleri, toplumların insanlara başarı hedefleri sunarken bu hedeflere ulaşma imkânlarını herkese aynı ölçüde sağlayamayabileceğini gösterir.
Bugünün insanına sürekli ne olması gerektiği söyleniyor:
Başarılı ol. Daha fazla kazan. Kariyer yap. İyi bir eş, iyi bir anne ya da baba ol. Kendini geliştir. Sağlıklı ol. Mutlu ol. Üret. Yetmiyorsa biraz daha çalış.
Fakat çok az kişi şu soruyu soruyor:
İnsan bütün bunlara nasıl yetişecek?
Modern toplum sürekli yeni bitiş çizgileri çiziyor. Birine ulaşıyorsunuz, karşınıza yenisi çıkıyor.
Sonunda hayat, yaşanacak bir şey olmaktan çıkıp sürekli geçilmesi gereken bir sınava dönüşüyor.
İnsan artık yaşamıyor; hayata yetişmeye çalışıyor.
Başarı çağının yorgun insanı
Byung-Chul Han’ın çağdaş toplum üzerine düşünceleri ise meselenin başka bir tarafını gösteriyor.
Eskiden insana, “Bunu yapmak zorundasın” deniliyordu.
Bugün ise çok daha çekici bir cümle kuruluyor:
“İstersen her şeyi başarabilirsin.”
İlk bakışta umut verici görünse de ağır bir tarafı vardır. Çünkü insana her şeyi başarabileceği söylendiğinde, başaramadığı her şeyin sorumluluğunu da kendisine yüklemeye başlayabilir.
“Yeterince çalışmadım.”
“Yeterince güçlü değildim.”
“Daha fazlasını yapmalıydım.”
Böylece baskı dışarıdan insanın içine taşınır.
İnsan kendi kendisinin işçisi, yöneticisi ve yargıcı hâline gelir.
Belki de çağımızın en büyük yorgunluklarından biri budur:
İnsan dinlenirken bile kendisini suçlu hisseder.
Richard Sennett’in modern çalışma hayatına ilişkin değerlendirmeleri de belirsizliğin ve sürekli değişimin insan üzerindeki etkilerine dikkat çeker.
Bugünün insanı yalnızca işini değil; gelirini, statüsünü, saygınlığını, çevresini ve geleceğini kaybetmekten korkuyor.
Bu nedenle sürekli kendisini kanıtlamak zorunda hissediyor.
Ve insanı her zaman büyük felaketler tüketmiyor.
Bazen yüzlerce küçük hayal kırıklığı tüketiyor.
Ertelenmiş istekler…
Karşılıksız emekler…
Anlaşılmamak…
Değişmeyen sonuçlar…
İnsan bunların hiçbirinde tamamen yıkılmıyor.
Ama her birinde biraz eksiliyor.
Bir toplum “boş ver” demeye başladığında
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken nokta belki de burasıdır.
Günlük hayatımızda ne kadar sık duyuyoruz:
“Uğraşmaya değmez.”
“Bir şey değişmez.”
“Kim dinleyecek?”
“Benden geçti.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
Bunlar yalnızca bireysel yılgınlık cümleleri değildir.
Bir toplumda bu ifadeler yaygınlaşmaya başladığında mesele psikolojinin sınırlarını aşar ve sosyolojinin alanına girer.
Çünkü toplumların gücü yalnızca ekonomileriyle, kurumlarıyla veya teknolojileriyle ölçülmez.
İnsanlarının geleceğe inanma kapasitesi de bir toplumun gücüdür.
En sessiz kayıp umuttur
İnsan parasını kaybettiğinde fark eder. İşini kaybettiğinde bilir. Bir yakınını kaybettiğinde yas tutar.
Peki umut kaybolduğunda?
Onun için cenaze düzenlenmez. Kimse başsağlığı dilemez.
Çünkü insan hâlâ oradadır. Sabah kalkıyor, işe gidiyor, sorumluluklarını yerine getiriyor, insanlarla konuşuyor, hatta gülüyordur.
Ama içinde çok önemli bir kelime eksilmiştir:
“Belki…”
Belki düzelir.
Belki değişir.
Belki yeniden başlarım.
Belki başka türlü olabilir.
İnsan hayatındaki “belki”leri kaybetmeye başladığında gelecek, umut edilen bir zaman olmaktan çıkar; takvimde henüz gelmemiş günlere dönüşür.
Kendinden vazgeçen insan
İşte bu nedenle kendinden vazgeçen insanı kalabalığın içinde tanımak zordur.
Bağırmaz. Kapıları çarpmaz. Herkese küsmez.
Sadece hayatla arasındaki pazarlığı yavaş yavaş bitirir.
Daha az ister.
Daha az bekler.
Daha az hayal kırıklığı yaşamak için daha az umut eder.
Ve çevresindekiler buna sakinlik diyebilir.
Oysa bazen sakinlik sandığımız şey, insanın içindeki savaşların sona ermesi değildir.
Savaşmaya değer bir şey kaldığına dair inancının sona ermesidir.
Bu yüzden insanları yalnızca ağladıklarında ya da öfkelendiklerinde fark etmeyelim.
Bazen asıl, hiçbir şeye tepki vermemeye başladıklarında dönüp bakmak gerekir.
Çünkü öfkelenen insan hâlâ dünyadan bir şey bekliyordur. İtiraz eden insan hâlâ değişimin mümkün olduğuna inanıyordur.
Ama bir gün yalnızca:
“Boş ver.”
demeye başladıysa…
Belki gerçekten boş vermemiştir.
Belki çok uzun süre önemsemiş, çok uzun süre mücadele etmiş, çok uzun süre anlatmış ve bir şeylerin değişmesini beklemiştir.
Ve sonunda yorulmuştur.
Bazen insan susar; söyleyecek sözü kalmadığı için değil, söylediği sözün bir şeyi değiştireceğine dair inancı kalmadığı için.
Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer