Yaradan, İnsan, Melek, Şeytan ve Dünya Arasında Bir Denge Arayışı
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren bir ilişkinin içinde bulur kendisini.
Önce Yaradanıyla...
Sonra kendi nefsiyle, ailesiyle, insanlarla, dünyayla ve görünmeyen âlemle...
Belki de insanın hayatındaki en büyük mesele, bütün bu ilişkileri yerli yerine koyabilmektir.
Çünkü insanın huzursuzluğu çoğu zaman sahip olduklarının azlığından değil, sahip olduklarıyla kurduğu ilişkinin bozulmasından doğar.
En Büyük İlişki: Yaradan ile İnsan Arasında
İnsan, kendisinden daha üstün olanı arar.
Daha güzelini, daha güçlüsünü, daha bilgisini, daha mükemmelini...
Fakat bütün “en”lerin sonuna kadar gidildiğinde insanın karşısına yine Yaradan çıkar.
Çünkü en güzelin güzelliğini, en güçlünün gücünü, en bilgilinin bilgisini ve varlığın kendisini var eden O'dur.
Öyleyse insanın asıl huzuru, eksiksiz ve ekber olan Yaradanıyla kurduğu ilişkidedir.
Bu ilişki yalnızca belli zamanlarda yapılan ibadetlerden ibaret değildir.
Sevgi vardır.
Korku vardır.
Saygı vardır.
Bağlılık vardır.
Teslimiyet vardır.
Şükür vardır.
Tövbe vardır.
Ve insanın her an, “Ben kimin kuluyum?” sorusunu hatırlaması vardır.
İnsan kendisini ne kadar tanırsa tanısın, Yaradanıyla ilişkisini kaybettiğinde kendi merkezini de kaybedebilir.
İnsan: Dünyaya Bırakılmış Değil, Dünya Emanet Edilmiş
İnsan dünyaya bırakılmış değildir.
Dünya emanet edilmiştir.
Aradaki fark çok büyüktür.
Bırakılan insan başıboş olabilir.
Emanet edilen insan ise sorumludur.
İnsanın bir ömrü vardır.
Bir bedeni vardır.
Bir nefsi vardır.
Duyguları, aklı, kabiliyetleri ve ihtiyaçları vardır.
Bunların hiçbiri anlamsız değildir.
Fakat hiçbiri de sınırsız değildir.
İnsanın huzuru, kendisine verilen imkânları yaratılış gayesine uygun kullanabilmesinden geçer.
Yemek bir nimettir.
Servet bir imkândır.
Şöhret bir imtihandır.
Güç bir sorumluluktur.
Bilgi bir emanettir.
Ömür ise geri alınacak bir sermayedir.
Mesele bunlara sahip olup olmamak değil; bunlarla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.
Nefis Düşman mı, Emanet mi?
Nefis denildiğinde çoğu zaman yalnızca mücadele edilmesi gereken bir düşman akla gelir.
Oysa insanın imtihanı biraz daha derindir.
Nefis vardır ve insan onunla yaşayacaktır.
Mesele nefsi yok etmek değil, onu yerli yerine koymaktır.
Nefis insana dünyayı sevdirir.
Yemeği, içmeyi, kazanmayı, sahip olmayı, sevilmeyi, beğenilmeyi ister.
Bunların tamamı insan hayatının içinde vardır.
Fakat ölçü kaybolduğunda nimet, insanı kendisine bağlayan bir zincire dönüşebilir.
İnsan dünyaya sahipken daha doru ifade edersek emenet iken, bir bakarsınız dünya insana sahip olmuştur.
İşte tehlike burada başlar.
Dünya insanın elinde olmalı; kalbinde taht kurmamalıdır.
Nefis insanın hizmetinde olmalı; insan nefsinin hizmetkârı hâline gelmemelidir.
Şeytanın Asıl İşi
Şeytanın insana yaklaşımı da burada anlam kazanır.
Şeytan çoğu zaman insanın elindeki nimeti alıp götürmez.
Onun nimetle ilişkisini bozar.
İnsana sahip olduklarını yanlış gösterir.
Azı çoğaltır.
Çoğu yetersiz gösterir.
Arzuyu ihtiyaç gibi sunar.
Günahı özgürlük gibi gösterir.
İsyanı cesaret, ölçüsüzlüğü hayat, nefsin peşinden gitmeyi özgürleşme gibi gösterebilir.
Şeytanın vesvesesi bazen insanın kendi düşüncesi gibi gelir.
Bu yüzden insan yalnızca şeytanı bilmekle yetinmemeli, şeytanın çalışma biçimini de tanımalıdır.
Vesveseyi tanımak...
Tuzaktan önce tuzağın kokusunu almak...
Yanlışın başlangıcını fark etmek...
Bazen insanın en büyük kazancıdır.
Melekler Bize Neyi Hatırlatır?
Meleklerin varlığı da insan için yalnızca gaybî bir bilgi değildir.
Onların Allah'ın emrine bağlılığı, insan için bir bilinç alanıdır.
İnsan başıboş değildir.
Görünmeyen bir şahitlik düzeninin içindedir.
Sözü kayda geçer.
Davranışı kayda geçer.
İyiliği kayda geçer.
Kötülüğü kayda geçer.
Niyeti ve yönelişi de insanın sorumluluk dünyasının bir parçasıdır.
Bu bilinç insana şunu söyler:
“Kimse görmese de sen kendini gör.”
İşte ahlâkın en güçlü taraflarından biri budur.
İnsan, denetlenmediği yerde de doğru kalabiliyorsa, vicdan ile iman arasındaki bağ güçlenmiş demektir.
Vahiy: İnsanın Kaybolmaması İçin Gönderilen Rehber
İnsan aklı değerlidir.
Fakat insan yalnızca aklıyla bütün hakikati kuşatamaz.
Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır.
Ömrü sınırlıdır.
Görüşü sınırlıdır.
İhtirasları vardır.
Zaafları vardır.
Kendisine bile bazen tarafsız bakamaz.
İşte vahyin rehberliği burada önem kazanır.
Vahiy, insanın yerine düşünmekten çok, insanın düşüncesini doğru istikamete yönlendirir.
Kelime-i Şehadet ile başlayan iman şuuru, vahyin rehberliği ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yaşayarak gösterdiği örneklik...
Bunlar insanın hayatındaki ölçü taşlarıdır.
Vahyi bilmek yetmez.
Onunla hayat arasında bağ kurmak gerekir.
Resûlü sevmek yetmez.
Onun gösterdiği istikamette yürümeye gayret etmek gerekir.
İnsan, Şeytanlaşmış İnsanlardan da Sakınmalı
Şeytan yalnızca görünmeyen bir vesvese olarak düşünülmemelidir.
Bazen insan, insanın şeytanı olabilir.
Kötülüğü güzelleştiren...
Yanlışı normalleştiren...
İsyanı özgürlük diye sunan...
Nefsi sınırsızlaştıran...
İnsanı Yaradanından uzaklaştıran...
İşte burada insanın yalnızca “Ne söylüyor?” diye değil, “Beni nereye götürüyor?” diye de sorması gerekir.
Çünkü her güzel söz doğru yere götürmeyebilir.
Her özgürlük söylemi özgürleştirmeyebilir.
Her rahatlık huzur olmayabilir.
Her kazanç da kâr değildir.
Bazen insan bir şeyi kazanırken kendisini kaybedebilir.
Yaratılanın Değeri Yaratanından
İnsanın insana bakışı da Yaradanla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır.
Çünkü yaratılanın değeri, öncelikle Yaradan tarafından yaratılmış olmasından gelir.
Her insan aynı değildir.
Aynı kabiliyette değildir.
Aynı mizaca sahip değildir.
Aynı imkânlarla doğmamıştır.
Fakat her insanın yaratılışında kendisine yüklenmiş bir sorumluluk ve kendisine verilmiş bir imkân vardır.
Kimi konuşarak...
Kimi yazarak...
Kimi çalışarak...
Kimi üreterek...
Kimi öğreterek...
Kimi iyilik ederek...
Kimi de yalnızca bulunduğu yerde güzel bir insan olarak...
Bir şeyler yapar.
İnsanın kendisine düşen, başkasının madenine bakıp kendi madenini küçümsemek değil; kendisine verilen emaneti keşfetmektir.
Çünkü her insan bir maden olabilir.
Mesele o madeni bulmak, işlemek ve doğru yerde kullanmaktır.
Asıl Mesele: Denge
Belki de insan hayatının en zor kelimelerinden biri “denge”dir.
Yaradan ile insan arasında denge değil, kulluk vardır.
Fakat dünya ile ahiret arasında denge vardır.
Nefis ile ruh arasında denge vardır.
Duygu ile akıl arasında denge vardır.
İhtiyaç ile israf arasında denge vardır.
Özgürlük ile sorumluluk arasında denge vardır.
Hak ile güç arasında denge vardır.
İnsan bütün bunların ortasında yürür.
Bir tarafa fazla eğildiğinde diğer tarafı kaybetme ihtimali ortaya çıkar.
Ve insan, hayatının sonuna geldiğinde belki de en önemli soruyla karşılaşır:
Bana verilenleri nerede kullandım?
Ömrümü nereye verdim?
Nefsimi kimin emrine verdim?
Dünyayı nasıl kullandım?
Kime kul oldum?
Neyi sevdim?
Neyden korktum?
Neye bağlandım?
Ve en önemlisi...
Yaradanımla aramdaki ilişkiyi nasıl yaşadım?
İşte insanın bütün hayatı, belki de bu soruların cevabını hazırlamaktan ibarettir.
Detaylarda boğulup aslı kaybetmemek...
Çok şey bilip Yaradanı unutmamak...
Dünyadan nasiplenip dünyanın esiri olmamak...
Nefsi tanıyıp ona teslim olmamak...
Şeytanın vesvesesini fark edip ondan uzak durmak...
Vahyin rehberliğine ve Resûlün örnekliğine tutunmak...
Meleklerin şahitliğini unutmadan yaşamak...
Ve bütün bunların sonunda, eksikliğini kabul ederek Yaradanın rızasına talip olmak...
Belki de huzur dediğimiz şey tam olarak budur.
Yaradan ile ilişkiyi doğru kurmak...
İnsanı doğru anlamak...
Nefsi yerli yerine koymak...
Dünyayı emanet bilmek...
Şeytanın tuzaklarını tanımak...
Vahyin rehberliğine tutunmak...
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin izinden yürümeye gayret etmek...
Ve bütün varlık âlemi içindeki yerimizi bilerek yaşayabilmek...
Rabbimizden razı, Rabbimizin de bizden razı olması duasıyla...
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize ve ona tabi olanlara selamlarımızla.
Mehmet Ali Turhal
05 Ekim 2026
Serdivan / SAKARYA