Böl, Parçala, Yönet: Dijital Çağın Sessiz İmparatorluğu
Bir toplumu yönetmenin en eski yöntemlerinden biri, onu ortak değerleri etrafında birleştirmek değil; tam tersine onu bölmek, parçalamak ve birbirine yabancılaştırmaktır. Tarih boyunca farklı iktidarlar bunu din üzerinden yaptı, etnisite üzerinden yaptı, sınıf üzerinden yaptı. Bugün ise aynı yöntem, çok daha görünmez ve çok daha etkili bir araçla sürdürülüyor: dijital dünya.
Artık insanlar yalnızca düşünceleriyle değil; kimlikleriyle, cinsiyetleriyle, siyasi görüşleriyle, yaşam tarzlarıyla ve hatta öfkeleriyle kategorilere ayrılıyor. Her ayrım yeni bir çatışma alanı doğuruyor. Her çatışma ise sistemi biraz daha besliyor.
Sosyolog Émile Durkheim, toplumun ortak değerlerini kaybettiğinde "anomik" bir yapıya sürüklendiğini söyler. Kuralların zayıfladığı, güven duygusunun aşındığı ve bireyin yalnızlaştığı böyle dönemlerde insanlar anlam arayışını çoğu zaman öfke, aidiyet ve kutuplaşmada bulur. Bugün yaşadığımız dijital atmosfer tam da böylesi bir tabloyu andırıyor.
Zygmunt Bauman ise modern dünyayı "Akışkan Modernlik" kavramıyla açıklar. Ona göre hiçbir ilişki, hiçbir değer ve hiçbir bağ artık kalıcı değildir. İnsanlar birbirine yaklaşmaktan çok birbirini tüketmektedir. Güven yerini kuşkuya, dayanışma yerini bireysel çıkarlara bırakmaktadır.
Psikoloji cephesinden bakıldığında da tablo farklı değildir. Albert Bandura, insanların sürekli saldırgan içeriklere maruz kaldığında bu davranışları öğrenebileceğini ortaya koymuştur. Dijital platformlarda tekrar tekrar görülen hakaret, aşağılama, nefret söylemi ve linç kültürü zamanla sıradanlaşır. İnsanlar artık düşünmeden konuşur, dinlemeden yargılar ve anlamadan mahkûm eder.
Bunun yanında Henri Tajfel'in Sosyal Kimlik Kuramı, bireylerin ait oldukları grupları yüceltirken diğer grupları kolaylıkla düşmanlaştırabildiğini gösterir. Kimlikler, insanı zenginleştiren değerler olmaktan çıkıp çatışmanın cephanesine dönüştüğünde toplum sessizce çözülmeye başlar.
Bugün dijital platformlarda çoğu zaman fikirler değil, öfkeler yarışıyor. Algoritmalar sakinliği değil; tepkiyi ödüllendiriyor. En çok bağıran daha görünür oluyor. En sert hakaret daha fazla etkileşim alıyor. Böylece nefret, adeta kültürel bir orkestraya dönüşüyor.
Bu orkestranın melodisi ise acıdır. Kimi zaman bir gencin boynuna geçirilen bir ilmek olur. Kimi zaman bir silahın namlusundan çıkan kurşun olur. Kimi zaman ise küçücük bir kıvılcımın büyüttüğü toplumsal bir yangına dönüşür. Ölüm, yalnızca fiziksel değildir; vicdanların, güvenin ve ortak yaşam kültürünün ölümü de en az onun kadar yıkıcıdır.
Michel Foucault, modern iktidarın insanları yalnızca zor kullanarak değil; düşünme biçimlerini şekillendirerek yönettiğini anlatır. Belki de bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Kendi irademizle hareket ettiğimizi sanırken öfkemiz, korkumuz ve tükettiğimiz içerikler tarafından yönlendiriliyoruz.
En sonunda geriye yalnızlaşan birey kalıyor. Güvenmeyen, korkan, herkesi tehdit olarak gören bir insan... Adaleti kurumlarda değil, kendi öfkesinde aramaya başlayan birey... Kendi hukukunu yazmaya çalışan, kendi mahkemesini kuran insanlar tarih boyunca büyük toplumsal kırılmaların habercisi olmuştur.
Oysa gerçek güç, bağırmakta değil; susabilmektedir. Hakaret etmekte değil; anlayabilmektedir. Tepki vermekte değil; önce düşünebilmektedir.
Konuşmadan önce düşünmek, öfkeden önce vicdanı dinlemek ve eyleme geçmeden önce sonuçlarını tartabilmek belki de çağımızın en büyük kişisel gelişim becerisidir. Çünkü insanın en büyük savaşı başkalarıyla değil, kendi öfkesiyle verdiği savaştır.
Toplumları ayakta tutan şey aynı fikirde olmak değildir. Farklı düşüncelere rağmen birlikte yaşayabilme olgunluğudur. Eğer bunu kaybedersek, geriye yalnızca parçalanmış kimlikler, yalnızlaşmış bireyler ve korkuyla beslenen bir sistem kalacaktır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa sadece bize düşünmemiz söylenenleri mi tekrar ediyoruz?
Dr. Dilek BARAN