Gücün Anatomisi
İnsan, önce sistemi kurdu; sonra kurduğu sistemlerin içinde kendini aramaya başladı.
İnsanlık tarihinin en büyük paradoksu belki de şudur: İnsan, kendisini korumak, düzen kurmak ve huzur içinde yaşayabilmek için oluşturduğu sistemlerin içinde, zamanla kendi özgürlüğünü arayan bir yabancıya dönüştü.
Siyaset nedir?
Bu soruya verilen en yaygın cevap; toplumun ortak yaşamını düzenleme, kaynakları adil biçimde dağıtma ve kamusal yararı gerçekleştirme sanatıdır. Aristoteles'in Politika adlı eserinden bu yana siyaset, insanın birlikte yaşama iradesinin en önemli araçlarından biri olarak kabul edilir. Ancak teori ile pratiğin her zaman aynı çizgide ilerlediğini söylemek güçtür.
Gerçek hayatta siyaset çoğu zaman yalnızca yönetme sanatı değil, aynı zamanda gücü elde etme, koruma ve yeniden üretme mücadelesidir. Çünkü siyasetin merkezinde yalnızca kurumlar değil, insan vardır. İnsan ise yalnızca aklıyla değil; korkuları, umutları, aidiyetleri ve hırslarıyla da hareket eder.
Tarih değişir, rejimler değişir, kullanılan kavramlar değişir; fakat güce ulaşma arzusu çoğu zaman aynı kalır.
Bir dönem taht uğruna kardeşler mücadele etti.
Başka dönemlerde dini otorite üzerinden iktidar arandı.
Modern çağda ise seçimler, partiler, ideolojiler ve parlamentolar bu mücadelenin yeni sahnesi hâline geldi.
Araçlar değişti; fakat insan doğasının güçle kurduğu ilişki büyük ölçüde aynı kaldı.
Thomas Hobbes'un Leviathan'ı bize güçlü bir devletin neden ortaya çıktığını anlatırken, Michel Foucault ise gücün yalnızca devlet kurumlarında değil; okulda, medyada, ailede, gündelik ilişkilerde ve hatta bireyin zihninde dolaştığını söyler. Pierre Bourdieu ise iktidarın yalnızca ekonomik sermaye ile değil; kültürel ve sembolik sermaye aracılığıyla da yeniden üretildiğini gösterir.
Belki de asıl soru şudur:
İnsan sistemi mi yönetiyor, yoksa kurduğu sistemler zamanla insanı mı yönetmeye başlıyor?
Kapitalist düzen başlangıçta üretim, refah ve kalkınma vaadiyle ortaya çıktı. Teknoloji insan hayatını kolaylaştırdı. Dijital dünya ise bilgiye erişimi demokratikleştireceği iddiasıyla büyüdü.
Bugün geldiğimiz noktada ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bilgi arttıkça hakikate ulaşmak zorlaştı.
İletişim hızlandıkça insanlar birbirinden uzaklaştı.
Bağlantılar çoğaldıkça yalnızlık derinleşti.
Sosyal medya platformlarının temel ekonomik modeli dikkat ekonomisine dayanıyor. Algoritmalar çoğu zaman uzlaşmayı değil çatışmayı, sükûneti değil öfkeyi, düşünmeyi değil tepki vermeyi ödüllendiriyor. Sosyal psikoloji alanındaki araştırmalar, korku ve öfke gibi yüksek uyarılmışlık oluşturan duyguların dijital ortamda daha hızlı yayıldığını gösteriyor.
Böylece hakikat, çoğu zaman görünürlüğünü; görünürlük ise doğruluğunu kaybediyor.
İnsan, kendi inandıklarını sürekli doğrulayan yankı odalarının içinde yaşamaya başlıyor.
Toplum ise ortak gerçeklik yerine ortak öfkeler etrafında şekilleniyor.
Siyaset de bu psikolojik zeminden bağımsız değildir.
Tarih boyunca farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde, toplumsal kutuplaşmanın arttığı süreçlerde “biz” ve “onlar” dili siyasal mobilizasyonun güçlü araçlarından biri olmuştur. Bugün sert görünen söylemlerin yarın yerini farklı siyasi arayışlara veya müzakerelere bırakabilmesi, siyasetin çoğu zaman ilkeler kadar pragmatizm tarafından da şekillendiğini gösterir.
Bu durum yalnızca belirli bir ülkeye özgü değildir; siyaset biliminin uzun yıllardır tartıştığı evrensel bir olgudur.
Tam da bu nedenle siyasal aktörlerden çok, siyasal kültürü konuşmak gerekir.
Sorun yalnızca iktidar değildir.
Sorun, denetlenmeyen güçtür.
Sorun yalnızca muhalefet değildir.
Sorun, eleştirel düşüncenin zayıflamasıdır.
Sorun yalnızca ideolojiler değildir.
Sorun, insanın kendi düşüncesini mutlak hakikat sanmasıdır.
Erich Fromm, insanların çoğu zaman özgürlükten kaçtığını söyler. Çünkü özgür olmak sorumluluk gerektirir. Körü körüne bağlanmak ise daha konforludur.
İşte tam bu noktada siyaset, yalnızca yönetenlerin değil; yönetilenlerin de aynasına dönüşür.
Çünkü toplumlar yalnızca liderlerini değil; aynı zamanda kendi korkularını, umutlarını ve beklentilerini de seçerler.
Belki de insanlığın en büyük paradoksu burada yatmaktadır.
Devleti insan kurdu.
Ekonomiyi insan kurdu.
Partileri insan kurdu.
Teknolojiyi insan kurdu.
Fakat zamanla bütün bu yapılar, insanın hizmetkârı olmaktan çıkıp efendisine dönüşebildi.
Asıl mücadele de tam burada başlıyor.
Terörü, şiddeti veya toplumsal çatışmayı yalnızca silahlarda, örgütlerde ya da görünen aktörlerde aramak eksik bir bakıştır. Bunların beslendiği daha derin bir zemin vardır: denetlenmeyen güç arzusu, iktidar hırsı, çıkar çatışmaları ve insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin zayıflaması.
Peki insan nasıl değişebilir?
Önce kendisine bakarak.
Çünkü insanın değiştirmesi gereken ilk şey sistem değil, sistem karşısındaki konumudur.
Kendi korkularını başkasının söylemiyle, kendi düşüncesini liderin sözüyle, kendi vicdanını grubun çıkarıyla değiştirdiği sürece insan özgür değildir.
Değişim, itaat etmekten sorgulamaya geçmekle başlar.
Her duyduğuna inanmak yerine araştırmakla, her gördüğünü gerçek kabul etmek yerine sorgulamakla, kendi fikrine karşı bile mesafe koyabilmekle başlar.
İnsan, kendisini haklı çıkaran bilgiyi değil, gerektiğinde kendisini değiştirebilecek hakikati aramayı öğrenmelidir.
Bunun için üç temel dayanak gerekir:
Eleştirel akıl, ahlaki sorumluluk ve özgür irade.
Eleştirel akıl, “Bunu kim söylüyor?” sorusundan önce “Bu doğru mu?” diye sorabilmektir.
Ahlaki sorumluluk, kendi grubumuzun yaptığı yanlışı da başkasının yaptığı yanlış kadar görebilmektir.
Özgür irade ise çoğunluğun alkışladığı yerde bile gerektiğinde “Hayır” diyebilmektir.
Çünkü özgürlük, yalnızca istediğini yapmak değildir.
Özgürlük; istemediğin bir şeye, sırf herkes inanıyor diye teslim olmamaktır.
Siyasetin de dönüşmesi buradan başlayabilir.
Yurttaş, seçtiği siyasetçiyi kutsayan bir taraftar olmaktan çıkıp, yaptığı işi denetleyen bir yurttaşa dönüştüğünde siyaset değişmeye başlar.
Liderler dokunulmazlaştığında değil, hesap verebilir olduğunda demokrasi güçlenir.
Kurumlar kişilere bağlandığında değil, kişiler kurumlara tabi olduğunda hukuk işler.
Ekonomide de aynı ilke geçerlidir.
Sermaye insanın hizmetinde olduğu sürece araçtır; insan sermayenin hizmetine girdiğinde ise araç hâline gelir.
Teknoloji de böyledir.
İnsan teknolojiyi kullandığı sürece özgürdür; teknoloji insanın dikkatini, davranışlarını ve tercihlerini yönetmeye başladığında özgürlüğün sınırları sessizce daralır.
O hâlde mesele sistemi tamamen yok etmek değil; insanın kurduğu sistemlerin insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır.
Bunun yolu güçlü liderlerden değil, güçlü yurttaşlardan geçer.
Güçlü yurttaş; her şeyi bilen değil, bilmediğini kabul edebilen yurttaştır.
Kendi tarafını eleştirebilen, karşı tarafı dinleyebilen, farklı olana tahammül edebilen, öfkesini yönetebilen ve hakikati çıkarının önüne koyabilendir.
Belki de insanlığın ihtiyacı yeni bir sistemden önce yeni bir bilinçtir.
Çünkü aynı insan zihniyle yeni bir sistem kurduğumuzda, eski tahakkümü yalnızca başka bir isim altında yeniden üretiriz.
İnsan değişmeden sistem değişmez.
Ama insan değiştiğinde, sistemin sınırlarını da değiştirebilir.
Belki gerçek devrim tam olarak budur:
İnsanın önce kendi içindeki iktidar arzusunu fark etmesi ve kendi yarattığı gücün kölesi olmaktan vazgeçmesi.
Çünkü gerçek devrim, iktidarı ele geçirmek değil;
İktidarın insanı ele geçirmesine izin vermemektir.
Dr. Dilek BARAN