
ENVER PAŞA: BİR İMPARATORLUĞUN SON BÜYÜK İDEALİSTİ
BİR ŞEHADET YIL DÖNÜMÜNDE ENVER PAŞA’YI ANLAMAK
MEFKÛRELERİN VE HAKİKATLERİN SINIRINDA BİR ÖMÜR…
ENVER PAŞA ANLATILMAZ, YAŞANIR…
https://youtu.be/ZETe5dSNjv4
4 Ağustos 1922…
Bugün, Enver Paşa’nın Türkistan topraklarında şehadete yürüdüğü günün yıl dönümü.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. İmparatorluklar yıkıldı, sınırlar değişti, rejimler değişti, nesiller değişti. Fakat Enver Paşa hakkındaki tartışmalar bitmedi.
Çünkü Enver Paşa sıradan bir asker, sıradan bir siyasetçi veya yalnızca İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden biri değildi.
Tarih, sadece zaferleri ve yenilgileri yazmaz; tarih, büyük sevdaların, imkânsıza cüret eden idraklerin ve bedeli canla ödenmiş adanmışlıkların çetelesini tutar. 4 Ağustos, Türk ve İslam Tarihi’nin tartışmasız şekilde en cesur ve idealist figürlerinden biri olan Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Tacikistan’ın Çegan Tepesi’nde şehadete yürüdüğü gündür.
Onu anlamak, sadece 20. yüzyılın başındaki fırtınalı yılları değil; bir imparatorluğun enkazı altından bir ufuk çıkarmaya çalışan bir kuşağın ruhunu anlamaktır.
O, büyük bir idealistti.
Hataları vardı. Yanlış hesapları vardı. Başarısızlıkları vardı. Fakat onun hayatını yalnızca başarısızlıkları üzerinden okumak, bir devrin büyük mücadelesini birkaç klişe cümleye mahkûm etmektir.
Enver Paşa’yı anlamak için önce onun yaşadığı dönemi anlamak gerekir.
Çünkü o dönem, bir devletin sıradan zamanları değil; bir imparatorluğun ölüm kalım yıllarıydı.
Trablusgarp: Devletin Ulaşamadığı Yere Giden Subaylar…
1911’de İtalya, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp topraklarına saldırdığında imparatorluğun bölgeye düzenli biçimde büyük kuvvet gönderebilme imkânı son derece sınırlıydı.
İşte böyle bir ortamda Enver Bey başta olmak üzere genç Osmanlı subayları, kendi iradeleriyle bölgeye ulaşmaya çalıştılar.
Mustafa Kemal Bey de oradaydı. Fethi Bey de… Nuri Bey de…
Daha sonra Millî Mücadele’nin önemli kumandanlarından olacak Halit Bey de Trablusgarp direnişinde yer alan subaylar arasındaydı.
Bu subayların daha sonra siyasî yolları ayrıldı. Birbirleriyle mücadele edenler, farklı devlet ve toplum tasavvurlarına sahip olanlar oldu.
Fakat Trablusgarp’ta onları birleştiren tek bir kelime vardı: Vatan.
Devletin düzenli ordusunun yetişemediği yerde, genç subaylar yerel halkı teşkilatlandırarak İtalyan işgaline karşı direniş örgütlediler.
Enver Bey’in hayatındaki büyük idealizmin ilk güçlü sahnelerinden biri budur.
Trablusgarp’tan Cephelere: Adanmış Bir Subayın Portresi
Enver Paşa, İttihat ve Terakki’nin öncülerinden biri olmanın ötesinde, her şeyden önce üniformasına ve vatanına tutkuyla bağlı dindar bir Türk subaydı. Balkan felaketinin yarattığı acı hatıralar henüz tazeyken, Trablusgarp İtalyan işgaline uğradığında; o, Mustafa Kemal ve Deli Halit Paşa gibi vatansever subaylarla birlikte sarayın, idarenin ve imkânsızlıkların ötesine geçerek gönüllü olarak çöllere atıldı.
Balkan Bozgunu'nun ardından dağılmış, moral olarak çökmüş bir orduyu devraldığında ise büyük bir askeri reform gerçekleştirdi. Gençleştirdiği, modernize ettiği ve ruh kattığı bu ordu; Birinci Dünya Savaşı’nda üç milyona yakın evladını seferber ederek imparatorluğu savunma hattına çekti.
Çanakkale’den Kut’ül Amare’ye, Yemen’den Hicaz’a, Süveyş Kanalı’ndan Kafkasya’ya, Galiçya’dan Irak ve Suriye cephelerine kadar geniş bir coğrafyada çarpışan Mehmetçik, Enver Paşa’nın kurduğu ve organize ettiği o yeni askeri yapının eseriydi. Hatta milli kimliğin ordu seviyesindeki simgesi olan Mehterhaneyi yeniden kurduran, marşlar yazdıran ve askere tarih şuurunu aşılayan da yine onun vizyonuydu.
Balkan Bozgunundan Dünya Savaşı’na…
Ardından Balkan Savaşları geldi.
Osmanlı Devleti, tarihinin en ağır felaketlerinden birini yaşadı. Rumeli’nin büyük bölümü kaybedildi. Yüz binlerce insan göç yollarına düştü. Ordu ağır bir askerî ve psikolojik çöküntü yaşadı.
Enver Bey, 1913’te Edirne’nin geri alınmasıyla kamuoyunda büyük bir şöhret kazandı. 1914’te Harbiye Nazırı oldu.
Padişah ordunun anayasal ve sembolik başıydı; Enver Paşa ise savaş yıllarında Başkumandan Vekili sıfatıyla Osmanlı askerî sisteminin en güçlü isimlerinden biri hâline geldi.
Önündeki mesele korkunç büyüklükteydi: Balkan bozgunundan çıkmış bir orduyu yeniden savaşabilecek hâle getirmek. Ordu gençleştirildi, komuta kademelerinde değişikliklere gidildi, teşkilatlanma yeniden ele alındı ve imparatorluğun insan kaynakları büyük çaplı bir seferberliğe tabi tutuldu.
Sonunda Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı boyunca milyonlarca insanı silah altına alabilecek askerî kapasite ortaya koydu. Bu ordunun nasıl ve neden savaşa girdiği elbette ayrıca tartışılabilir. Fakat bir gerçek gözden kaçırılmamalıdır: Balkan Savaşı’nda ağır şekilde sarsılmış Osmanlı ordusu, yalnızca birkaç yıl sonra dünyanın en büyük askerî güçlerine karşı çok geniş bir coğrafyada dört yıl boyunca savaşabildi.
Bir İmparatorluk, Sayısız Cephe…
Osmanlı askeri Çanakkale’deydi. Kafkasya’daydı. Irak’taydı. Filistin ve Suriye’deydi. Hicaz ve Yemen’deydi. Sina ve Kanal harekâtlarında çölleri aştı. Galiçya’da savaştı. Makedonya ve Romanya’da müttefik cephelerinde bulundu. Bir imparatorluğun son ordusu, Balkanlardan Kafkasya’ya, Basra’dan Galiçya’ya kadar olağanüstü geniş bir coğrafyada mücadele etti.
Ve Çanakkale… Çanakkale yalnızca Türk tarihinin değil, dünya askerî tarihinin büyük savunma zaferlerinden biridir. Orada Mustafa Kemal’in askerî dehası parladı. Esat Paşa vardı. Cevat Paşa vardı. Ve binlerce isimsiz kahraman vardı.
Fakat bütün bunların üzerinde, savaşan ordunun kurumsal yapısını değerlendirdiğimizde Balkan felaketinden sonra gerçekleştirilen yeniden yapılanmayı da görmemiz gerekir.
Çanakkale’de savaşan ordu gökten inmedi.
O ordu yeniden teşkil edilmiş, hazırlanmış ve seferber edilmiş bir Osmanlı ordusuydu.
Enver Paşa’nın tarihî bilançosu çıkarılırken bu gerçek de hesaba katılmalıdır.
Enver Paşa’yı Bir İdeolojiye Hapsetmek…
Bugün Enver Paşa hakkında yapılan en büyük yanlışlardan biri onu günümüzün ideolojik kategorilerinden yalnızca birinin içine yerleştirmektir.
Enver Paşa İslam Dünyası’nı düşünüyordu. Osmanlı Devleti’nin devamını istiyordu. Türk dünyasına bakıyordu. Hilafetin siyasî ve manevi gücüne inanıyordu. Türkistan’ı düşünüyordu. Kafkasya’yı düşünüyordu.
Bunların hangisiydi? İslamcı mıydı? Osmanlıcı mıydı? Türkçü müydü? Turancı mıydı? Belki mesele zaten bu sorunun kendisindedir. Evet, Enver bunların hepsiydi…
Çünkü bugünün ideolojik çekmecelerini yüz yıl öncesinin insanlarına zorla uyguladığımız zaman tarihi anlamak yerine tarihi kendi kavramlarımızın esiri hâline getiriyoruz. Enver Paşa’nın zihninde Osmanlı Devleti, İslam Dünyası ve Türk Dünyası Birbirini tamamlayabilecek üç büyük aidiyet ve güç havzasıydı. Onun büyük idealizmi de burada yatıyordu.
"Müslümansa Milliyeti Sorulmaz": Fikri Sentezin Sahibi…
Enver Paşa’yı sığ ideolojik kalıplara hapsetmeye çalışanlar, onun derinliğini kavramaktan uzaktır. O; Batı tarzı modern anlamda kategorize edilen İslamcılık, Osmanlıcılık ya da Turancılık etiketlerinin hiçbirine tek başına sığmazdı. O, bunların tamamıydı.
Hilafet makamına yürekten bağlı dindar bir Müslüman, imparatorluk mirasına sahip çıkan bir Osmanlı ve Türk dünyasının kederini kendi kederi sayan bir Turancıydı. Onun şu tespiti, ufkunu gösteren en net ifadedir:
"Müslümansa milliyeti sorulmaz."
Bu anlayış, bir ayrıştırma değil; ümmet bilinciyle Türk milletinin tarihsel mihver olma misyonunu birleştiren muazzam bir birleştiricilikti.
Kafkas İslam Ordusu ve Bakü…
1918 yılı Enver Paşa’nın Türk dünyasına ilişkin idealinin en somut sonuçlarından birine sahne oldu. Kardeşi Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan kuvvetleriyle birlikte Bakü üzerine yürüdü. 15 Eylül 1918’de Bakü kurtarıldı.
Bugünkü Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin tarihî hafızasında bu harekâtın çok özel bir yeri vardır. Bu sebeple Enver Paşa’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığının korunması ve Bakü’nün kurtuluşundaki tarihî rolü küçümsenemez.
Kafkasya’daki Osmanlı Harekâtı Bakü ile de sınırlı kalmadı; Dağıstan ve Derbent istikametinde gelişmeler yaşandı. Böylece Enver Paşa’nın ufku Anadolu sınırlarının çok ötesine uzandı. Onun zihnindeki coğrafya yalnız İstanbul değildi. Yalnız Anadolu değildi. Kafkasya vardı. Azerbaycan vardı. Türkistan vardı. Ve bütün bunların üzerinde büyük bir medeniyet ve tarih tasavvuru vardı.
Osmanlı İmparatorluğu her koldan sıkıştırılırken bile Enver Paşa’nın gözü Türk dünyasındaydı. Kurdurduğu Kafkas İslam Ordusu, bugün İran sınırları içinde kalan Tebriz’den yola çıkarak Bakü’yü işgalden kurtarmış, oradan Rusya Dağıstanı’ndaki Derbent’e kadar ilerlemiştir.
Bugün müstakil bir Azerbaycan devletinden ve Doğu’nun ilk demokratik cumhuriyetinden bahsedebiliyorsak, bu mimarinin temeline ilk harcı koyan hiç şüphe yok ki Enver Paşa’dır. O, Bakü’ye sadece bir ordu göndermemiş; Azerbaycan Türklerinin geleceğini inşa etmiştir.
Mehterin Yeniden Doğuşu…
Enver Paşa’nın askerî modernleşme anlayışının ilginç taraflarından biri de modernleşmeyi geçmişi reddetmek olarak görmemesidir.
Bir taraftan orduyu çağdaşlaştırmaya çalışırken diğer taraftan Osmanlı askerî hafızasının sembollerinden mehterin yeniden teşkilatlanmasını destekledi. Bu önemlidir. Çünkü Enver Paşa’nın dünyasında modernleşmek, hafızasızlaşmak değildi.
Batının askerî teknolojisini ve teşkilat yöntemlerini almak başka şeydi; kendi tarihinden utanmak başka şey. Enver Paşa ikincisini kabul etmiyordu.
İmparatorluk Yıkıldı, İdeal Bitmedi…
Birinci Dünya Savaşı kaybedildi. Osmanlı Devleti fiilen çöktü. Enver Paşa ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Normal bir insan için hikâye burada bitebilirdi. Avrupa’da yaşayabilirdi. Bir köşeye çekilebilirdi. Hatıralarını yazabilirdi. Eski bir Harbiye Nazırı olarak hayatını sürdürebilirdi. Ama Enver Paşa bunu yapmadı. Çünkü onun için makam araçtı. Dava ise makamdan büyüktü.
Osmanlı coğrafyasında gerçekleştiremediği büyük idealini bu defa Türkistan’da aramaya başladı. Orta Asya’ya geçti. Türkistan Turan Halkları’nın Sovyet hâkimiyetine karşı mücadelesinin içine girdi.
Bir zamanların Osmanlı Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili, artık Türkistan dağlarında mücadele eden bir savaşçıydı. İşte Enver Paşa’yı anlamak isteyenlerin üzerinde düşünmesi gereken asıl manzara budur.
Bir insan ikbal peşindeyse iktidarını kaybettiğinde mücadelesi biter.
Bir insan servet peşindeyse servetini kaybettiğinde durur.
Bir insan makam peşindeyse makamı elinden alındığında kenara çekilir.
Fakat bir insan ideal peşindeyse, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında bile yürümeye devam eder.
Enver Paşa yürümeye devam etti.
4 Ağustos 1922: Son Hücum
Ve takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösterdi.
Kurban Bayramı günleriydi.
Bugünkü Tacikistan sınırları içerisinde kalan Türkistan coğrafyasında, Belcivan yakınlarında Sovyet kuvvetleriyle girişilen çatışmada Enver Paşa hayatını kaybetti.
Henüz 40 yaşındaydı. Bir zamanların Harbiye Nazırı… Başkumandan Vekili… Avrupa saraylarında ağırlanan Osmanlı paşası… Türkistan’da atının üzerinde son hücumuna kalktı. Ve orada şehit düştü. Bu ölüm bile onun karakterinin özeti gibidir.
Bir saray odasında değil. Bir Avrupa başkentinde değil. Emekliliğin huzurunda değil. İnandığı ideal uğrunda, Türkistan toprağında. 40 yaşında… hayatını görünce sanırız ki 400-500 yıl yaşadı…
Mezarı da Bir Sınır Meselesidir…
Enver Paşa’nın naaşı 1996 yılında Türkiye’ye getirildi ve İstanbul’daki Âbide-i Hürriyet Tepesi’ne defnedildi. Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken sembolik bir mesele vardır. Bir milletin büyük tarihî şahsiyetlerinin mezarları yalnız mezar değildir. Onlar hafıza noktalarıdır. Süleyman Şah’ın türbesi nasıl yalnızca bir mezar değilse, Enver Paşa’nın Türkistan’daki kabri de yalnız bir mezar değildi. Çünkü bazen bir milletin tarihî coğrafyasını siyasi sınırlar değil, mezar taşları gösterir.
Atalarımızın yattığı Semerkant bizim hafızamızdadır. Buhara bizim hafızamızdadır. Kerkük bizim hafızamızdadır. Üsküp bizim hafızamızdadır. Şam bizim hafızamızdadır. Kırım bizim hafızamızdadır. Türkistan bizim hafızamızdadır. Bunun anlamı başka devletlerin sınırlarını reddetmek değildir.
Bunun anlamı şudur: Devletlerin sınırları vardır; milletlerin tarihî hafızasının sınırları çok daha geniştir.
Enver Paşa Hatasız mıdır?
Askerî ve siyasî kararları eleştirilebilir. Fakat Enver Paşa’yı yalnızca “hayalperest”, “maceracı” veya bütün felaketlerin sorumlusu olarak anlatmak, tarihin karmaşıklığını, dönemin HASTA ADAM ilan edilen devletimizin içindeki çok zor durumları anlamamaktır.
Aynı şekilde onu hiçbir hata yapmamış kusursuz bir kahramana dönüştürmek de tarih değildir.
Bizim ihtiyacımız tarihî şahsiyetlerimizi kendi dönemlerinin şartları içerisinde anlayabilecek özgüvendir.
O, Büyük Bir İdealistti…
Enver Paşa’nın hayatını tek cümleyle anlatmam gerekse şöyle söylerdim:
O, büyük bir idealistti. İmparatorluğu kurtarmaya çalıştı. Başaramadı. İslam dünyasının birlik ve dayanışmasını arzuladı. Gerçekleştiremedi. Kafkasya’ya yöneldi. Türkistan’a ulaştı. Orada da istediği büyük siyasî sonucu elde edemedi. Fakat hayatının son gününe kadar inandığı davadan vazgeçmedi. İşte insanları tarihî yapan şey bazen kazandıkları savaşlardan daha fazla budur.
Neye inandıkları… Neyi göze aldıkları… Ve inandıkları şey uğruna ne kadar ileri gidebildikleri…
Enver Paşa’nın hayatı İstanbul’dan Trablusgarp’a, Balkanlardan Kafkasya’ya, Bakü’den Türkistan’a uzanan olağanüstü bir yolculuktur. Ve bu yolculuğun sonunda bir makam yoktur, servet yoktur, taht yoktur. Türkistan’da bir savaş meydanı vardır.
Enver Paşa’ya Layık Olmak…
Bugün Enver Paşa’yı yalnızca geçmişin romantik bir kahramanı olarak hatırlamak yetmez. Onun neslinin baktığı büyüklükte bir coğrafyaya bakabilmek gerekir. Anadolu’yu bilirken Balkanları unutmamak… Balkanlara bakarken Kafkasya’yı görmezden gelmemek… Kafkasya’yı düşünürken Türkistan’ı unutmamak…
Türk dünyasını düşünürken İslam dünyasına sırt çevirmemek… Ve bütün bunları yaparken Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü, bağımsızlığını ve millî menfaatlerini her şeyin merkezinde tutmak gerekir.
Çünkü büyük devletler yalnız bugünün sınırlarına bakarak düşünmezler. Tarihlerini bilirler. Hafızalarını korurlar. Kültür coğrafyalarını tanırlar. Dostlarını çoğaltırlar. Ekonomik, askerî, diplomatik ve kültürel güçlerini geniş bir stratejik ufukla kullanırlar.
Enver Paşa’dan bugüne kalması gereken asıl miras belki de budur: Büyük düşünmek. Fakat büyük düşünürken tarihten ders çıkarmak. Cesur olmak. Fakat cesareti akılla birleştirmek. İdeal sahibi olmak. Fakat ideali strateji, kurum, ekonomi, bilim ve güçle desteklemek. Çünkü yalnız ideal yetmez. Yalnız güç de yetmez. İdeal yön gösterir; akıl yolu çizer, güç ise hedefe ulaştırır.
Enver Paşa büyük bir idealistti. Bütün kararlarını savunmak zorunda da değiliz. Ama onu anlamak zorundayız. Çünkü Enver Paşa’yı anlamak, Osmanlı Devleti’nin son yıllarını; Balkan Bozgununu, Birinci Dünya Savaşı’nı, Kafkasya’yı, Azerbaycan’ı, Türkistan’ı ve nihayet bir imparatorluktan Cumhuriyet’e uzanan büyük tarihî kırılmayı anlamanın yollarından biridir.
Şehadetinin yıl dönümünde Enver Paşa’yı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Ve Rabbim bu millete, onun hatalarından ders çıkaracak kadar akıl; cesaretinden ilham alacak kadar özgüven, ufkunu anlayacak kadar büyük bir tarih şuuru nasip etsin.
Vatan Neresidir? Çegan Tepesi’nden Bugüne…
İmparatorluk toprakları kaybedildiğinde pes etmek yerine, Türkistan’ın hürriyet mücadelesi için Pamir Dağları'na giden Enver Paşa, 4 Ağustos 1922’de Çegan Tepesi’nde bir bayram sabahı makineli tüfeklerin üzerine yalınkılıç hücum ederken şehit düştü.
Yıllar sonra cenazesinin Türkiye’ye getirilmesi, her ne kadar kadirşinas bir jest gibi görünse de derin bir vatan fikriyle bakıldığında tartışılması gereken bir konudur. Zira Süleyman Şah’ın da Enver Paşa’nın da kabirlerinin bulunduğu topraklar, ecdadın kanıyla sulandığı andan itibaren zaten öz vatandır. Mehmetçiğin ve Türk komutanlarının türbesinin bulunduğu her coğrafya, büyük Türk dünyasının sınır taşıdır.
Enver Paşa; hayalleri imparatorluğun ve coğrafyanın sınırlarını aşan, yenilgiyi kabul etmeyen, niyetinden ve adanmışlığından şüphe edilmeyecek büyük bir idealistti.
Şehadetinin yıl dönümünde, bu büyük komutanı, onun ufkunu ve milletine duyduğu hesapsız sevgiyi rahmet, hürmet ve minnetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.
Enver Paşa’ya layık olmak; onun kadar büyük bir ufka bakabilmek, O’nun gibi yârdan ve serden geçebilmek, çileye ve zorluklara talip olabilmek ve o büyük ufku, idrâki daha sağlam bir devlet aklıyla geleceğe taşıyabilmektir.
E. Yb. Halil MERT
Strateji ve P/H. Uzmanı
KURT KIŞI GEÇİRİR, AMA YEDİĞİ AYAZI UNUTMAZ.
https://www.youtube.com/@YbHalilMERT
https://twitter.com/YbHalilMERT