SEÇTİĞİNİ SANDIĞIN HAYAT

Siyasetin Görünmeyen İktidarı ve Seçme Yanılsaması

Özgür olduğumuzu düşündüğümüz için mi seçiyoruz, yoksa bize sunulan seçeneklerden birini seçebildiğimiz için mi özgür olduğumuzu sanıyoruz?

İnsan hayatının en büyük yanılgılarından biri, seçim yapabilmenin özgür olmakla aynı şey olduğunu düşünmektir.

Önümüzde iki seçenek vardır.

Birini seçeriz.

Sonra kendimize özgür olduğumuzu söyleriz.

Fakat çoğu zaman sormadığımız soru şudur:

Bu iki seçeneği kim belirledi?

Belki de özgürlüğün en zor sorusu budur.

Çünkü insan, kendisine sunulan seçeneklerden birini seçebildiğinde özgür olduğunu düşünmeye oldukça yatkındır. Oysa seçeneklerin tamamı başkaları tarafından belirlenmişse, bizim yaptığımız şey gerçekten özgür bir seçim midir, yoksa önceden çizilmiş sınırlar içerisinde yapılan bir tercih midir?

Siyaset tam da bu noktada yalnızca sandıkların, partilerin, liderlerin ve seçimlerin konusu olmaktan çıkar; insan psikolojisinin, toplumsal aidiyetlerin, ekonomik ilişkilerin, kültürel kodların ve iktidarın görünmeyen biçimlerinin konusu haline gelir.

Çünkü siyaset yalnızca “Kime oy vereceğiz?” sorusuyla ilgili değildir.

Daha derindeki soru şudur:

“Neden tam olarak bu seçenekler arasından seçim yaptığımızı düşünüyoruz?”

SAHNEDE İKİ OYUNCU VARSA, SAHNEYİ Kİ KURDU?

Siyaseti bir tiyatro sahnesine benzetelim.

Sahnenin bir tarafında sağ, diğer tarafında sol vardır.

Bir taraf muhafazakârlığı, diğer taraf ilericiliği savunur.

Bir taraf gelenekleri, diğer taraf değişimi öne çıkarır.

Bir taraf güvenliği, diğer taraf özgürlüğü vurgular.

Bir taraf devleti, diğer taraf toplumu daha fazla öne çıkarıyor gibi görünür.

Seçim zamanı geldiğinde iki taraf sahneye çıkar.

Birbirlerini eleştirirler.

Birbirlerini suçlarlar.

Birbirlerinin ülkeyi felakete sürükleyeceğini söylerler.

Seyirci ikiye ayrılır.

Bir kesim bir tarafı alkışlar.

Diğer kesim diğer tarafı.

Tartışma büyür.

Öfke yükselir.

Kimlikler sertleşir.

Komşu komşuya, arkadaş arkadaşa, hatta aile bireyi aile bireyine karşı konumlanabilir.

Fakat bütün bu gürültünün içerisinde çok daha temel bir soru kaybolabilir:

Sahneyi kim kuruyor?

Oyunun sınırlarını kim belirliyor?

Hangi meselelerin tartışılabilir olduğuna kim karar veriyor?

Hangi konular gündemin merkezine taşınırken hangileri görünmez kalıyor?

Ve daha önemlisi:

Seyirci neden sürekli sahnedeki iki oyuncuya bakıyor da sahnenin kendisine bakmıyor?

İşte bu soru, “iki kanatlı siyaset tiyatrosu” olarak adlandırabileceğimiz eleştirel yaklaşımın başlangıç noktasıdır.

Buradaki amaç, sağ ile sol arasındaki bütün farklılıkları inkâr etmek değildir.

Aksine, daha zor bir soru sormaktır:

Farklılıkların hangileri gerçek bir yapısal değişimi temsil ediyor, hangileri ise yalnızca sistem içerisindeki tercih farklılıklarını ifade ediyor?

Bu ayrımı yapmadan “hepsi aynı” demek de

“bizim taraf tamamen farklı” demek de kolaycılıktır.

Eleştirel düşünce kolay cevaplardan kaçınır.

İKİ FARKLI RENK, AYNI DUVAR

Bir binanın duvarlarını düşünelim.

Duvarın bir tarafı maviye, diğer tarafı kırmızıya boyanmış olsun.

İnsanlar binanın önünde toplanıp saatlerce hangi rengin daha güzel olduğunu tartışabilir.

Mavi tarafta olanlar kırmızıyı eleştirir.

Kırmızı tarafta olanlar maviyi.

Fakat hiç kimse binanın temelinde oluşan çatlağa bakmıyorsa, renkler arasındaki tartışma binanın gerçek sorununu çözmez.

Siyasette de benzer bir durum ortaya çıkabilir.

Partiler ekonomik politikalar, kültürel değerler, kimlikler ve yaşam tarzları konusunda birbirlerinden ciddi biçimde ayrılabilirler. Bu farklılıklar gerçek olabilir ve küçümsenmemelidir.

Ancak aynı anda, toplumun ekonomik ve siyasal yapısının bazı temel unsurları konusunda ortak bir zeminde bulunmaları da mümkündür.

Bu nedenle asıl soru:

“Sağ ve sol aynı mıdır?” değil;

“Sağ ve sol hangi konularda gerçekten farklı, hangi konularda aynı yapısal sınırlar içinde hareket etmektedir?” olmalıdır.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü aksi halde eleştiri, bilimsel bir sorgulamadan slogana dönüşür.

İNSAN NEDEN TARAF OLMAK İSTER?

Siyasetin gücünü yalnızca siyasal kurumlarda aramak eksik kalır.

Çünkü siyasetin en güçlü alanlarından biri insan zihnidir.

İnsan karmaşık dünyayı anlamlandırmak için kategorilere ihtiyaç duyar.

İyi-kötü.

Biz-onlar.

Dost-düşman.

Doğru-yanlış.

Güvenilir-tehlikeli.

Bu kategoriler hayatı anlamayı kolaylaştırır.

Ancak aynı mekanizma siyasallaştığında farklı bir sonuç ortaya çıkabilir.

İnsan artık yalnızca bir düşünceyi savunmaz.

Bir grubu savunmaya başlar.

Böylece siyasi fikir, kişinin kimliğinin bir parçasına dönüşebilir.

Bu aşamadan sonra karşı tarafın söylediği doğru bir düşünce bile tehdit olarak algılanabilir.

Çünkü artık tartışılan şey yalnızca fikir değildir.

Aidiyettir.

Sosyal psikolojide Solomon Asch'ın klasik uyma deneyleri, bireyin açıkça gördüğü bir gerçeklik karşısında bile grubun çoğunluk görüşüne uyma eğiliminin ne kadar güçlü olabileceğini göstermiştir.

Bu bulgu siyasete doğrudan “şu sonuç çıkar” demek için yeterli değildir. Fakat önemli bir psikolojik mekanizmayı anlamamıza yardımcı olur:

İnsan yalnızca gerçeği arayan bir varlık değildir; aynı zamanda ait olmak isteyen bir varlıktır.

Bu nedenle bazen insanın düşüncesini değiştirmesi için gerçeğin değişmesi gerekmez.

Grubunun değişmesi yeterlidir.

ÖZGÜRLÜKTEN NEDEN KAÇARIZ?

Burada Erich Fromm'un özgürlük üzerine yaptığı çözümleme önem kazanır.

Fromm'a göre modern bireyin özgürleşmesi, yalnızca kazanılmış bir imkân değildir; aynı zamanda yalnızlık, belirsizlik ve sorumluluk duygusunu da artırabilir. Bu nedenle insan bazen özgürlüğün getirdiği yükten kaçmak için otoriteye, itaate veya güçlü bir aidiyete yönelebilir.

Bu düşünce siyasetin psikolojik boyutunu anlamak açısından çarpıcıdır.

Çünkü özgür olmak, her zaman rahat olmak anlamına gelmez.

Özgür insan karar vermek zorundadır.

Yanılma ihtimalini kabul etmek zorundadır.

Sorumluluk almak zorundadır.

Kendi düşüncesinin arkasında durmak zorundadır.

Ve belki de en zor olanı:

Kendi grubunun yanlış olabileceğini kabul etmek zorundadır.

Oysa bir grubun içine sığınmak bazen bu yükü azaltır.

“Ben karar vermiyorum, bizimkiler karar veriyor.”

“Ben araştırmıyorum, bizim lider biliyor.”

“Ben düşünmüyorum, bizim parti ne diyorsa doğrudur.”

Böylece birey, düşünsel sorumluluğunun bir bölümünü grubuna devreder.

Ve insan fark etmeden kendi özgürlüğünden vazgeçerken, bunu özgürlüğünü savunmak olarak yaşayabilir.

GÖRÜNMEYEN İKTİDAR

İktidar dendiğinde çoğumuzun zihninde bir makam, bir devlet başkanı, bir polis, bir mahkeme veya bir siyasi parti canlanır.

Oysa Michel Foucault'nun iktidar çözümlemesi bizi çok daha farklı bir yere götürür.

Foucault açısından iktidar yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanan açık bir baskı değildir. İktidar toplumsal yaşamın gündelik ilişkileri içerisinde dolaşabilir; insanları gözlemleyen, sınıflandıran, değerlendiren ve davranışlarını düzenleyen mekanizmalar aracılığıyla işleyebilir.

Bu nedenle görünmeyen iktidarın en güçlü biçimi bazen “sana bunu yapacaksın” demek değildir.

Daha incelikli olan şudur:

Sana neyi istemen gerektiğini öğretmek.

Çünkü insanın davranışını yasaklamak bir iktidar biçimidir.

Ama insanın neyi arzulayacağını biçimlendirmek çok daha derin bir iktidar biçimidir.

İnsan kendisine verilen emri yerine getiriyorsa, iktidarın varlığını fark edebilir.

Fakat kendi isteğini kendisinin ürettiğine inanıyorsa, iktidar görünmez hale gelir.

İşte “seçme yanılsaması” tam burada başlar.

RIZA NASIL ÜRETİLİR?

Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramı bu noktada önem kazanır.

Çünkü iktidarın yalnızca zor kullanarak sürdürülebileceğini düşünmek, toplumsal düzenin nasıl devam ettiğini açıklamakta yetersiz kalır.

Gramsci'nin çözümlemesinde egemenlik, zorun yanı sıra rıza üretme kapasitesiyle de ilişkilidir. İnsanlar belirli bir toplumsal düzeni yalnızca korktukları için değil, o düzenin temel kabullerini doğal, normal veya kaçınılmaz gördükleri için de kabul edebilirler.

Bu durumda en güçlü iktidar:

“Bana itaat et.” diyen iktidar değildir.

Belki de:

“Zaten başka türlü olmaz.” düşüncesini üreten iktidardır.

Çünkü artık emre ihtiyaç yoktur.

İnsan kendi sınırlarını kendi çizer.

SAHNEDEKİ GÖSTERİ

Guy Debord'un “gösteri” kavramı da bu noktada siyasetin görünür yüzünü anlamak için güçlü bir araç sunar.

Debord için gösteri yalnızca görüntülerin toplamı değildir; insanların birbirleriyle kurduğu toplumsal ilişkilerin görüntüler aracılığıyla dolayımlanmasıdır. 

Siyasetin medya çağındaki görünümünü düşündüğümüzde bu yaklaşım özellikle anlamlı hale gelir.

Bir liderin bir cümlesi saatlerce tartışılır.

Bir siyasi kavga günlerce gündemde kalır.

Bir sembol toplumun bütün dikkatini üzerine çekebilir.

Bir sosyal medya paylaşımı milyonlarca insanı öfkelendirebilir.

Ve toplum bazen gerçek ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarını tartışmak yerine, o sorunların etrafında üretilen görüntülerle meşgul olabilir.

Burada sorun medyanın varlığı değildir.

Sorun, görüntünün gerçeğin yerini almaya başlamasıdır.

İnsan artık “Ne oluyor?” sorusundan çok,

“Kim kazandı?” diye sormaya başladığında siyaset bir gösteriye dönüşmeye başlayabilir.

MEDYA, GÜNDEM VE DÜŞÜNCE SINIRLARI

Edward S. Herman ve Noam Chomsky'nin Manufacturing Consent çalışması, kitle iletişim araçlarının haberleri seçme, çerçeveleme ve belirli konuları öne çıkarma biçimleri üzerinden kamuoyunun oluşumunu eleştirel bir politik ekonomi perspektifinden inceler.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur:

Bir toplumu yönlendirmek için her zaman insanlara ne düşüneceklerini söylemek gerekmez.

Bazen daha etkili olan:

Neyi düşüneceklerini belirlemektir.

Bir konu sürekli gündemdeyse insanlar onu önemli görür.

Başka bir konu hiç konuşulmuyorsa, insanlar onun varlığını bile unutabilir.

Dolayısıyla siyasal iktidarın önemli bir boyutu yalnızca cevapları belirlemek değil, soruların sınırlarını belirlemektir.

Ve burada yeniden aynı soruya döneriz:

Seçenekleri kim belirliyor?

“BİZ” VE “ONLAR”

Kutuplaşmanın en güçlü kelimeleri belki de iki tanedir:

Biz.

Onlar.

“Biz” güven verir.

“Onlar” tehdit oluşturur.

“Biz” doğruyuz.

“Onlar” yanılıyor.

“Biz” ülkeyi kurtaracağız.

“Onlar” ülkeyi yok edecek.

Bu dil siyasetin mobilizasyon gücünü artırabilir.

Fakat aynı zamanda düşünme alanını daraltabilir.

Çünkü “biz” içerisinde eleştiri yapmak zorlaşır.

İnsan kendi grubunu eleştirirse hainlikle suçlanabilir.

Karşı tarafın haklı olduğunu kabul ederse kimliğini kaybetmekten korkabilir.

Böylece siyasal kimlik, bireyin zihninde bir tür koruma kalkanına dönüşür.

Artık soru:

“Bu doğru mu?” değildir.

Soru:

“Bunu kim söylüyor?” olur.

Bu değişim küçük görünür.

Fakat düşüncenin özgürlüğü açısından son derece önemlidir.

Çünkü bir fikrin doğruluğunu onu söyleyen kişinin kimliğine bağladığımız anda, düşünmeyi bırakıp taraf seçmeye başlarız.

GERÇEK SORU: KİM KAZANIYOR?

Burada “iki kanatlı siyaset tiyatrosu” tezinin en önemli sorusuna ulaşırız.

İki siyasi aktör birbirleriyle sürekli çatışıyor olabilir.

Ancak bu çatışmanın toplumun dikkatini hangi sorunlardan uzaklaştırdığını sormak gerekir.

İnsanlar birbirleriyle kültürel kimlikler üzerinden kavga ederken:

Kim ekonomik olarak kazanıyor?

İnsanlar birbirlerinin yaşam biçimini tartışırken:

Kim servet biriktiriyor?

İnsanlar sosyal medyada birbirlerine hakaret ederken:

Kim siyasal kararları etkiliyor?

İnsanlar birbirlerini “hain”, “gerici”, “faşist”, “terörist”, “komünist” veya başka etiketlerle tanımlarken:

Hangi temel sorunlar konuşulmadan kalıyor?

Bu sorular, kutuplaşmanın her zaman bilinçli olarak tasarlandığını kanıtlamaz.

Böyle bir iddia için somut kanıt gerekir.

Fakat daha önemli ve bilimsel bir soru sormamıza izin verir:

Kutuplaşmanın sonuçları kimin işine yarıyor?

Çünkü bir mekanizmanın bilinçli olarak tasarlanmış olması ile belirli sonuçlar üretmesi aynı şey değildir.

Bazen sistemlerin devamlılığı için herkesin aynı planı yapması gerekmez.

Bireysel çıkarlar, kurumsal alışkanlıklar, medya ekonomisi, siyasi rekabet ve toplumsal psikoloji birbirleriyle birleştiğinde ortaya, hiç kimsenin bütünüyle kontrol etmediği fakat birçok kişinin devam ettirdiği bir yapı çıkabilir.

MARCUSE VE “SEÇENEKLERİN SINIRI”

Herbert Marcuse'nin “tek boyutlu toplum” eleştirisi burada yeniden karşımıza çıkar.

Marcuse, gelişmiş sanayi toplumlarında insanların yalnızca baskı yoluyla değil, ihtiyaçlarının ve düşünme biçimlerinin sistem tarafından şekillendirilmesi yoluyla da mevcut düzene entegre edilebildiğini savunur Bu düşünceyi siyasete uyguladığımızda çarpıcı bir soru ortaya çıkar:

Ya özgürlüğümüzün sınırı, bize yasaklananlarla değil, bize sunulanlarla belirleniyorsa?

Çünkü insan yalnızca yasaklarla sınırlandırılmaz.

Bazen seçeneklerle de sınırlandırılır.

İki seçenek.

Üç seçenek.

Beş seçenek.

Ama seçeneklerin tamamı aynı çerçeve içerisinde kalıyorsa, insanın yaptığı tercih ne kadar radikal bir değişim yaratabilir?

Burada mesele artık:

“Hangisini seçmeliyim?” değildir.

Mesele:

“Neden yalnızca bunlar arasında seçim yapıyorum?” sorusudur.

KENDİ DÜŞÜNCEMİZİN SAHİBİ MİYİZ?

Belki de bütün bu tartışmanın en rahatsız edici sorusu budur.

Ben gerçekten kendim mi düşünüyorum?

Çünkü insan kendi düşüncelerinin sahibi olduğunu varsayar.

Fakat düşüncelerimizin büyük bölümü doğduğumuz andan itibaren içinde bulunduğumuz sosyal çevre tarafından şekillendirilir.

Aile.

Okul.

Arkadaş çevresi.

Din.

Kültür.

Medya.

Ekonomi.

Sınıf.

Mahalle.

Meslek.

Sosyal medya.

Ve siyasi çevre.

Bunların hepsi bize dünyanın nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin çerçeveler sunar.

Bu, insanın özgür olmadığı anlamına gelmez.

Tam tersine, özgürlüğün ne kadar zor bir görev olduğunu gösterir.

Çünkü özgürleşmek yalnızca başkalarının zincirlerinden kurtulmak değildir.

Kendi zihnimizde görünmez hale gelmiş zincirleri fark etmektir.

ÖZGÜR YURTTAŞ KİMDİR?

Özgür yurttaş hiçbir siyasi partiye oy vermeyen insan değildir.

Özgür yurttaş bütün siyasi partileri aynı gören insan da değildir.

Özgür yurttaş, bir siyasi partiye oy verirken bile onun karşısında düşünsel bağımsızlığını koruyabilen insandır.

Kendi tarafına da soru sorabilen.

Kendi liderini de eleştirebilen.

Karşı tarafın doğru söylediğini kabul edebilen.

Kendi düşüncesinin yanlış olabileceğini düşünebilen.

Ve en önemlisi:

“Ben böyle düşünüyorum” ile “Ben böyle düşünmem gerektiğine inandırıldım” arasındaki farkı araştırabilen insan.

Gerçek özgürlük belki de burada başlar.

Çünkü özgürlük, her istediğini yapmak değildir.

Özgürlük, neden istediğini sorgulayabilmektir.

SAHNEDEKİ OYUNCULARI DEĞİŞTİRMEK YETERLİ Mİ?

Demokrasinin özü elbette seçimdir.

İnsanların temsilcilerini değiştirebilmesi önemlidir.

İktidarın barışçıl biçimde el değiştirebilmesi demokratik hayatın temel koşullarındandır.

Bu nedenle “nasıl olsa hepsi aynı” diyerek siyasal katılımdan vazgeçmek çözüm değildir.

Tam tersine, bu tavır yurttaşı siyasetten uzaklaştırarak mevcut güç ilişkilerinin daha da güçlenmesine neden olabilir.

Sorun seçim yapmak değildir.

Sorun, seçimi düşünmenin yerine koymaktır.

Bir yurttaş oy kullanabilir.

Ama aynı zamanda sistemin kendisini de sorgulayabilir.

Bir partiye destek verebilir.

Ama onun politikalarını eleştirebilir.

Bir lideri beğenebilir.

Ama onun yanılmaz olduğuna inanmak zorunda değildir.

Demokrasi, yalnızca sandıkta başlayan bir süreç değildir.

Sandıktan sonra da devam eden bir sorgulama kültürüdür.

ÇÖZÜM: TARAFSIZLIK DEĞİL, DÜŞÜNSEL BAĞIMSIZLIK

Peki bütün bu döngüden nasıl çıkacağız?

Çözüm “tarafsız olmak” değildir.

Çünkü hiçbir insan tamamen değersiz, inançsız ve yönsüz bir boşlukta yaşayamaz.

Hepimizin değerleri vardır.

Adalet anlayışımız vardır.

Özgürlük anlayışımız vardır.

Eşitlik anlayışımız vardır.

Bir toplum tasavvurumuz vardır.

Sorun bunlara sahip olmak değildir.

Sorun, kendi değerlerimizi mutlaklaştırarak düşünme yeteneğimizi kaybetmektir.

Bu nedenle ihtiyacımız olan şey:

düşünsel bağımsızlıktır.

Düşünsel bağımsızlık;

kendi tarafını sorgulayabilmektir.

Karşı tarafı dinleyebilmektir.

Bir iddiayı kim söylediğine göre değil, kanıtına göre değerlendirebilmektir.

Duygularımızı inkâr etmeden onların kararlarımızı nasıl etkilediğini fark edebilmektir.

Ve gerektiğinde:

“Yanılmışım diyebilmektir."

Bu küçük cümle, demokratik toplumun en büyük erdemlerinden biri olabilir.

SONUÇ: SAHNEDEN BİR ADIM GERİ ÇEKİLMEK

Belki de yıllardır bize sorulan soru yanlıştı.

“Sağ mısın, sol musun?”

“İktidar mısın, muhalefet misin?”

“Bizden misin, onlardan mı?”

Oysa özgür bir toplumun sorması gereken daha zor sorular vardır:

Bu ayrım neden var?

Bu ayrım kime hizmet ediyor?

Bana sunulmayan seçenekler neler?

Konuşulmayan meseleler neler?

Kimlerin çıkarları görünür, kimlerin çıkarları görünmez?

Ben neden bu görüşe inanıyorum?

Bu düşünce bana mı ait?

Ve belki de en önemlisi:

Seçtiğimi sandığım hayat gerçekten benim seçtiğim hayat mı?

İnsan, kendisine sunulan iki seçenekten birini seçtiğinde özgür olduğunu düşünebilir.

Fakat özgürlüğün daha derin biçimi, seçeneklerin kendisini sorgulayabilmektir.

İki oyuncudan birini seçmek kolaydır.

Zor olan, sahnenin dışına çıkıp sahneye bakmak.

Dekoru görmek.

Işıkları görmek.

Kulisleri görmek.

Oyunun kurallarını görmek.

Ve belki de oyunun kendisini sorgulamak.

Çünkü bazen insanın en büyük esareti, zincirlerinin farkında olmaması değildir.

Zincirlerini özgürlük sanmasıdır.

Bu nedenle gerçek özgürlük, yalnızca seçim hakkına sahip olmakla başlamaz.

Gerçek özgürlük, seçimlerimizin nasıl üretildiğini sorgulama cesaretiyle başlar.

Siyaset bize:

“Hangimizi seçiyorsun?” diye sorabilir.

Özgür yurttaş ise bir adım geri çekilip şöyle sorar:

“Neden yalnızca sizi seçmek zorundayım?”

İşte o anda seyirci değişmeye başlar.

Çünkü artık sahnedeki oyuncuları izlemiyordur.

Sahnenin kendisini görmeye başlamıştır.

Ve belki de özgürlüğün ilk adımı tam olarak budur:

Seçtiğini sandığın hayatın gerçekten sana ait olup olmadığını sormak.

Dr. Dilek BARAN