İnsan Neden Yalan Söyler?

İnsan hiç kendine yalan söyler mi?

Bir başkasına söylenen yalanı anlamak belki kolaydır. Fakat insanın kendi kendisine söylediği yalanı yakalaması neden bu kadar zordur?Bir insan yanlış yaptığını bildiği halde neden “Herkes böyle yapıyor.” der?

Biten bir ilişkinin bittiğini hissettiği halde neden “Bir gün her şey düzelecek.” diye kendisini avutmaya devam eder?Başarısızlığını kabul etmek yerine neden sürekli başkasını suçlar?

Ve daha önemlisi insan gerçeği bilmediği için mi yanılır, yoksa bazen gerçeği bildiği halde ona dayanamadığı için mi kendisini kandırır?

Belki de insanın en büyük trajedilerinden biri şudur:Bazen söylediği yalana başkasını değil, önce kendisini inandırır.

Hakikat neden bu kadar rahatsız edici?

Gerçek her zaman güzel değildir.Bazen gerçek, yıllardır kurduğumuz bir düşüncenin yanlış olduğunu gösterir.Bazen sevdiğimiz insanın bizi sevmediğini söyler.Bazen yıllardır savunduğumuz bir düşüncenin hatalı olduğunu gösterir.Bazen de aynaya baktığımızda görmek istemediğimiz bir tarafımızla karşılaştırır bizi…

Örneğin bir insan kendisini “iyi bir insan” olarak görüyorsa ama yaptığı bir davranış bununla çelişiyorsa iki seçenek vardır:Ya davranışını sorgulayacaktır…Ya da davranışına yeni bir açıklama bulacaktır.“Ben aslında mecburdum.”,“Onu kırmak istemedim.”,“Zaten o da aynısını yaptı.”,“Başka çarem yoktu.”

İşte insan bazen hakikati değiştiremez ama hakikatin hikâyesini değiştirebilir.Ve kendisini rahatlatan hikâyeyi gerçek sanmaya başlayabilir.

İnsan kendisini nasıl kandırıyor?

Burada bir başka önemli kavram karşımıza çıkıyor.Güdülenmiş akıl yürütme…

Araştırmalar, insanların bazen gerçeğe ulaşmak için değil, ulaşmak istedikleri sonuca uygun gerekçeler üretmek için düşünmeye başlayabildiğini gösteriyor. Yani bazen aklımız hâkim değil, avukatımızdır.Önce kararımızı veririz.Sonra aklımızı o kararı savunmak için kullanırız.

Bir insan bir düşünceye çok bağlandıysa, karşısına çıkan her bilgiyi aynı tarafsızlıkla değerlendirmeyebilir.Kendisini destekleyen küçük bir kanıtı büyütür.Kendisini rahatsız eden büyük bir kanıtı küçültür.Sonra da şöyle der:“Ben zaten gerçeği biliyorum.”Oysa belki de bildiği şey gerçek değil, gerçeğe karşı kurduğu savunmadır.

Sokrates bugün yaşasaydı bize ne sorardı?

Felsefenin en eski sorularından biri aslında hâlâ önümüzde duruyor.“Ben gerçekten biliyor muyum?”

Sokrates'in felsefesinin merkezinde insanın kendisini sorgulaması vardır. Platon'un Apologiaadlı eserinde Sokrates'e atfedilen “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” düşüncesi, insanın kendi düşüncelerini ve yaşamını sürekli sınaması gerektiğini anlatır.

Bu söz bugün belki daha fazla anlam taşıyor.Çünkü çağımızın insanı çok fazla konuşuyor ama kendisine çok az soru soruyor.

“Ben neden böyle düşünüyorum?”,“Bu gerçekten benim düşüncem mi?”,“Yoksa bana öğretilmiş bir düşünceyi mi taşıyorum?”,“Karşımdaki insan gerçekten yanlış mı, yoksa onun haklı olabileceğini kabul etmek istemiyor muyum?”

İnsanın kendisine sorabileceği en tehlikeli soru belki de şudur:“Ya yanılıyorsam?”Çünkü bu soru, insanın egosunun kapısını açar.

Platon'un mağara alegorisinde insanlar gerçekliğin kendisi yerine duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar.

Bugün mağaraların duvarları değişti.Artık elimizde telefonlar var.Ekranlar bize sürekli görüntüler, haberler, yorumlar, hayatlar ve başarı hikâyeleri gösteriyor.Bir süre sonra bize gösterilen şey ile gerçek arasındaki farkı unutabiliyoruz.Sosyal medyada herkes mutlu…Herkes başarılı…Herkes genç…Herkes güzel…Herkes seyahat ediyor…Herkes aşık…Herkes kazanıyor…

Peki gerçekten öyle mi?

Belki de modern insanın en büyük mağarası artık taş duvarlar değil, algoritmaların kişiye özel olarak ördüğü görünmez duvarlardır.Çünkü algoritma bize yalnızca bilgi sunmaz.

Çoğu zaman zaten ilgimizi çeken, hoşumuza giden ve inançlarımızla uyumlu içerikleri tekrar tekrar önümüze getirir.Böylece insan kendi düşüncesinin yankısını, dünyanın tamamının sesi sanabilir.

Bu bize önemli bir soru bırakıyor:İnsan her zaman gerçeği mi ister?

Belki hayır!Bazen insanın istediği şey gerçek değil, yaşayabileceği bir anlamdır.Bir insanın sevdiği kişinin kendisini sevmediğini kabul etmesi acı verebilir.Ama “Belki de şu anda kafası karışıktır.” düşüncesi ona umut verir.

İnsan bazen umudu gerçeğin yerine koyar.Sorun umut etmek değildir.Sorun, umudu kanıt zannetmeye başladığımız anda ortaya çıkar.

İnsan yalnızca kendisini kandırmaz.Bazen toplum da bize bazı kabulleri o kadar uzun süre tekrar eder ki onları gerçek zannetmeye başlarız.

“Çok para kazanıyorsan başarılısındır.”,“Çok takipçin varsa değerlisin.”,“Diploman varsa bilgilisin.”,“Evlenirsen mutlu olursun.”,“Yaşlandınsa artık üretme.”,“Çok konuşuyorsan bilgilisindir.”,“Güçlü görünüyorsan güçlü­sündür.”

Peki bunların hangisi gerçekten doğru?Hangisi toplumun bize öğrettiği bir kabuldür?

İşte burada sosyoloji devreye girer.Çünkü insanın kendi hikâyesi yalnızca kendi zihninde yazılmaz.Aile, okul, kültür, arkadaş çevresi, medya ve sosyal medya da o hikâyenin cümlelerini yazar.Sonra insan büyür.Ama bazen kendisine ait olmayan cümlelerle yaşamaya devam eder.

Edebiyatın bu konuya söyleyeceği çok şey var.Çünkü insan hayatını yalnızca yaşamaz.Aynı zamanda anlatır.

“Ben iyi bir insanım.”,“Ben elimden geleni yaptım.”,“Benim başıma bunlar hep başkaları yüzünden geldi.”,“Ben aslında çok başarılı olacaktım ama şartlar izin vermedi.”

Bunların bazıları doğru olabilir.Ama bazıları da insanın kendi hayatına yazdığı savunma cümleleridir.İnsan kendi hayatının hem yazarıdır hem anlatıcısı…

Bazen de kendi romanının güvenilmez anlatıcısıdır.Bir davranışımızı yıllar sonra hatırlarken bile kendimizi haklı çıkaracak ayrıntıları seçebiliriz.Çünkü insan yalnızca geçmişini hatırlamaz.Geçmişini yeniden yorumlar.Ve bazen kendisine daha katlanılabilir bir geçmiş inşa eder.

Her yanlış düşünce psikiyatrik bir hastalık değildir.Yanılmak başka şeydir.Kendini kandırmak başka şeydir.Gerçeklik değerlendirmesinin ciddi biçimde bozulması ise başka bir şey…

Bu ayrımı yapmak önemlidir.Çünkü bazen insanın yaptığı şey hastalık değil, kendisiyle yüzleşmekten kaçıştır.

Peki insan kendi yalanına neden inanır?

Belki cevap düşündüğümüzden daha basit…Çünkü gerçek bazen egomuzdan daha ağırdır.İnsan yenilgiyi kabul etmek istemez.Terk edilmeyi istemez.Haksız olduğunu kabul etmek istemez.Yaşlandığını kabul etmek istemez.Yanlış bir seçim yaptığını kabul etmek istemez.Yıllarını yanlış bir düşüncenin peşinde geçirdiğini kabul etmek istemez.Ve bunun için zihni ona küçük bir kapı açar.

“Belki…”,“Fakat…”,“Zaten…”,“Şartlar…”,“Başkaları…”Derken küçük bir mazeret, büyük bir hikâyeye dönüşür.Sonra insan o hikâyeyi yıllarca tekrar eder.Ve bir gün artık bunun mazeret olduğunu değil, gerçek olduğunu düşünür.İşte insanın kendisiyle kurduğu en tehlikeli ilişki burada başlar.

Ve belki de insanın en büyük problemi yalan söylemesi değildir.Asıl problem, bir süre sonra söylediği yalana kendisinin de inanmasıdır.Sonra aynaya baktığımızda kendimizi görmeyiz.Kendimiz hakkında yazdığımız hikâyeyi görürüz.Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar.

Kendimize söylediğimiz en güzel yalanı bile sorgulayabilme cesaretinde…

Çünkü insan bazen başkasının yalanından değil, kendi yalanına inanmaktan kaybeder.Ve belki de hakikate giden yolun ilk sorusu şudur:“Ya kendime anlattığım hikâyenin tamamı doğru değilse?”İşte insan, belki de ilk kez o sorudan sonra gerçekten kendisiyle karşılaşır.