İttifak Muhebbetten Gelir -Hikâye
            Mehmed Nuri Bingöl

     Küçük Anadolu kasabasında kışın ayazı, insanın iliklerine kadar işlerdi. Caddelerinde savrulan kar taneleri gökten inen sessiz bir rahmeti andırır, taş evlerin bacalarından yükselen dumanla birleşerek gökyüzüne karışırdı.
       Kasabanın merkezindeki asırlık taş cami, bütün bu soğuğa rağmen dimdik ayakta durur, minaresinin yeşil alemine konan güvercinler, sabah ezanıyla birlikte kanat çırparak kar beyazında kaybolurdu.
     Yaşlı imam Yusuf Efendi, yetmişini çoktan geçmişti. Belki beli biraz bükülmüştü ama sesindeki gür ton hâlâ gençliğini hatırlatıyordu. O gün ikindi namazından sonra gençlere ders yapmak niyetindeydi.
       Zira kasabanın gençleri arasında aylar önce başlayan küslük hâlâ bitmemiş, küçük meseleler dağ gibi büyümüş, selamlar kesilmişti. Hasan ile Ömer’in tartışmasıyla başlayan kırgınlık, mahalleleri bile ayırmıştı.
     Cemaat namazdan sonra camide toplanmıştı. Yusuf Efendi minberin yanına oturdu. Elinde kenarları yıpranmış, sayfaları sararmış bir Risale-i Nur vardı. Kitabın kapağını açtı, kalın sesiyle şu cümleyi okudu:
      “Muhabbet, uhuvvet, sevmek; İslâmiyet’in mizacıdır, rabıtasıdır.”
     Sözleri taş duvarlarda yankılandı. Gençler önce sustu, bazıları gözlerini kaçırdı. Yusuf Efendi derin bir nefes aldı:
     "Evlatlarım, dedi, “muhabbet olmadan bir toplum ayakta duramaz. Kalpler taş kesilir, kardeşlik bağı kopar. Allah için sevmek, aramızdaki rabıtadır, yani bağdır. O bağ koparsa caminin taş duvarı gibi çatlarız. Eğer incecik çubuklar ayrı durursa herkes kırar; ama bir araya geldiklerinde hiç kimse kıramaz.”
     Sonra cebinden küçük bir ekmek parçası çıkardı. İkiye böldü.
     "Bakın, dedi, “bu ekmeğin yarıları ayrı kalsa kurur, taşlaşır. Ama yan yana durursa nemini korur. Kalplerimiz de böyledir. İşte muhabbetin sırrı buradadır.”
     Kasabanın gençleri donuk bakışlarla birbirine baktı. O an Hasan ile Ömer’in gözleri buluştu. Çocukluklarının izleri parladı. Yusuf Efendi ekmeğin iki parçasını onlara uzattı. Elleri, ekmeğin üzerinde buluştu. Sessizlik çöktü; kırgınlığın yerini derin bir pişmanlık aldı.
     Cemaatten biri hafifçe “Elhamdülillah” dedi. Ardından başka biri tebessüm etti. İçeride, sobanın çıtırtısından daha sıcak bir iklim oluştu. Dışarıda kar hâlâ yağıyordu ama kasabanın kalplerindeki buzlar erimeye başlamıştı.
     O günden sonra gençler, akşamları caminin avlusunda buluşmaya başladılar. Kimisi çay demledi, kimisi sobaya odun attı. Yusuf Efendi bazen ders anlattı, bazen sadece onları dinledi. Küslük unutuldu, dayanışma dirildi.
     Ve biz anladık ki:
     Kışın soğuğunu eriten şey sobanın ateşi değil, kalpler arasındaki muhabbettir.
     Çünkü muhabbet, insanın sırrıdır.