TOPLUM MU SUÇLU, DÜNYA MI DEĞİŞTİ?

Bağlantımız arttı ama bağlarımız zayıfladı. Özgürleştik ama yalnızlaştık. Herkese ulaşabiliyoruz ama birbirimize dokunamıyoruz. Peki gerçekten dünya mı değişti, toplum mu bozuldu; yoksa değişen dünyanın içinde insan, farkında olmadan başka birine mi dönüştü?

Bazen çevreme bakıyorum ve kendime aynı soruyu soruyorum:

Biz mi değiştik, yoksa dünya mı bizi değiştirdi?

İnsanlar eskiden gerçekten daha mı vicdanlıydı? Aileler daha mı güçlüydü? Dostluklar daha mı samimiydi? Yoksa kötülük, yalnızlık, aile içindeki çatışmalar ve insanların birbirlerine karşı tahammülsüzlüğü bugünkü kadar görünür olmadığı için geçmişi olduğundan daha güzel mi hatırlıyoruz?

Belki de toplum bütünüyle bozulmadı.

Belki bazı şeylerin yalnızca üzerindeki örtü kalktı.

Ama kabul etmemiz gereken başka bir gerçek daha var: Dünya inanılmaz bir hızla değişirken insan ruhu bu hıza aynı ölçüde uyum sağlayamadı.

Jean-Jacques Rousseau, “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der.

Rousseau bugün yaşasaydı acaba zincirleri nerede görürdü?

Belki elimizdeki telefonda…

Belki başkaları tarafından beğenilme arzumuzda…

Belki daha fazla kazanmak, daha güzel görünmek, daha başarılı olmak ve sürekli birilerine yetişmek zorunda olduğumuz düşüncesinde…

Çünkü çağımızın zincirleri artık demirden yapılmıyor.

Bazıları görünmüyor bile.

İnsanlık tarihinde belki hiçbir zaman bu kadar çok kişiyle iletişim kurma imkânımız olmadı. Fakat yine insanlık tarihinde “Beni gerçekten anlayan kimse yok” cümlesi bu kadar sık söylenmiş miydi?

Çağımızın büyük çelişkisi tam burada:

Bağlantımız arttı, bağlarımız zayıfladı.

Erich Fromm, modern insanın özgürleşirken aynı zamanda yalnızlaşabileceğini anlatıyordu. Çünkü özgürlük yalnızca zincirlerden kurtulmak değildir. İnsan, özgürlüğünün getirdiği sorumluluğu da taşımak zorundadır.

Bugünün insanının önünde yüzlerce seçenek var.

Nerede yaşayacağından kiminle evleneceğine, ne giyeceğinden neye inanacağına kadar…

Fakat seçeneklerin çoğalması huzuru beraberinde getirmedi.

Tam tersine, bazen kaygıyı büyüttü.

Çünkü artık insan yalnızca yaşamak istemiyor.

Doğru hayatı yaşadığından da emin olmak istiyor.

Üstelik bunun cevabını çoğu zaman kendi içinde değil, başkalarının hayatında arıyor.

Nietzsche’ye atfedilen meşhur ifadeyle, “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.”

Belki de çağımızın insanının kaybetmeye başladığı şey tam olarak budur:

Neden?

Neden çalışıyoruz?

Neden daha fazla kazanmak istiyoruz?

Neden seviyoruz?

Neden evleniyoruz?

Neden çocuk sahibi oluyoruz?

Neden sürekli daha fazlasını istiyoruz?

Eğer bu soruların cevaplarını biz vermiyorsak, birileri bizim yerimize veriyor demektir.

Émile Durkheim’ın üzerinde durduğu anomi kavramı bugün yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Toplumsal normların ve ortak değerlerin zayıfladığı dönemlerde insan yalnızca özgürleşmez; aynı zamanda yönünü de kaybedebilir.

Bugün yaşadığımız durum biraz da buna benzemiyor mu?

Eski değerleri sorguladık.

Bunda yanlış bir şey yoktu.

“Otoriteye koşulsuz itaat etme” dedik.

Ama otoriteyi sorgularken saygıyı da mı kaybettik?

“Başkaları ne der diye yaşama” dedik.

Ama bireyselleşirken toplumsal sorumluluğu da mı unuttuk?

“Önce kendini düşün” dedik.

Peki başkasını düşünmenin de insan olmanın bir parçası olduğunu ne zaman unuttuk?

Dünya hızlandı.

Aile küçüldü.

Mahalle kültürü zayıfladı.

Çalışma hayatı sertleşti.

Rekabet çocukların dünyasına kadar indi.

Üstelik insan artık yalnızca komşusuyla kıyaslanmıyor.

Telefonunu açıyor; dünyanın en güzel evlerini, en mutlu çiftlerini, en başarılı insanlarını, en pahalı otomobillerini, en kusursuz bedenlerini ve en güzel tatillerini görüyor.

Sonra ekranı kapatıp kendi sıradan hayatına dönüyor.

Ve kendisine soruyor:

“Ben neden böyle değilim?”

Oysa gördüğü hayatların büyük bölümünün seçilmiş birkaç saniyeden ibaret olduğunu unutuyor.

Albert Camus, insanın anlam arayışıyla dünyanın sessizliği arasındaki çatışmayı “absürd” üzerinden tartışıyordu.

Bugünün insanı ise belki başka bir absürtlüğün içinde:

Herkes görünmek istiyor fakat giderek daha az insan gerçekten görülüyor.

Çünkü bakmak başka, görmek başkadır.

Duymak başka, dinlemek başkadır.

Birlikte olmak başka, birbirinin hayatında gerçekten bulunmak başkadır.

Sevmek ise sahip olmakla hiçbir zaman aynı şey değildir.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” yaklaşımı burada daha da anlam kazanıyor. Modern dünyada ilişkiler, kimlikler ve kurumlar giderek daha az kalıcı hâle geliyor.

Her şey değişebilir.

İş değişebilir.

Şehir değişebilir.

Arkadaş değişebilir.

Eş değişebilir.

İnsan bugün söylediğini yarın reddedebilir.

Peki bütün bunların içerisinde insan neye tutunacak?

Belki çağımızın en büyük psikolojik sorunlarından biri tam olarak budur.

Bir eşya bozulduğunda tamir ettirmek yerine yenisini alıyoruz. Ne yazık ki zaman zaman aynı tüketim mantığını insan ilişkilerine de taşıyoruz.

Bir problem çıktığında konuşmak yerine uzaklaşıyoruz.

Tahammül etmek yerine siliyoruz.

Anlamaya çalışmak yerine engelliyoruz.

Ve ilişkileri farkında olmadan şu soruyla değerlendirmeye başlıyoruz:

“Bu insan bana ne kazandırıyor?”

Oysa insan ilişkisi bir ticari sözleşme değildir.

Elbette hiç kimse kendisine zarar veren bir ilişkinin içinde kalmak zorunda değildir. Fakat insan ilişkilerinin tamamını fayda üzerinden değerlendirmeye başladığımız anda dostluk, aşk ve aile de tüketim kültürünün birer parçasına dönüşür.

Viktor Frankl’ın düşüncesinin merkezinde ise insanın yaşadığı koşullara rağmen anlam üretebilmesi vardır.

Belki bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey budur:

Anlam.

Çünkü teknoloji bize hız verebilir ama yön veremez.

Para bize konfor sağlayabilir ama neden yaşayacağımızı söyleyemez.

Sosyal medya bizi görünür kılabilir ama değerli olduğumuzu kanıtlayamaz.

Yapay zekâ bize bilgi verebilir ama vicdanımızın yerine karar veremez.

Bu nedenle “Toplum mu suçlu, dünya mı değişti?” sorusunun tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Dünya değişti.

Toplum değişti.

Aile değişti.

İlişkiler değişti.

Ve elbette insan da değişti.

Fakat değişmek mutlaka kötüleşmek değildir.

Asıl tehlike, değişirken neyi kaybettiğimizi fark etmemektir.

Belki yeniden hatırlamamız gereken birkaç basit gerçek var:

İnsanın değeri takipçi sayısıyla ölçülmez.

Başarı yalnızca para değildir.

Özgürlük sorumsuzluk değildir.

Sevgi sahip olmak değildir.

Güç başkasını ezmek değildir.

Ve modern olmak, vicdanı eski moda ilan etmek hiç değildir.

Dünya daha da değişecek.

Teknoloji daha da hızlanacak.

Yapay zekâ hayatımızın daha büyük bir bölümüne girecek. Meslekler, ilişkiler, eğitim ve hatta insanın kendisini tanımlama biçimi dönüşmeye devam edecek.

Belki de bu nedenle geleceğin en büyük meselesi teknolojik değil, insani olacak.

Çünkü asıl mesele makinelerin ne kadar insana benzeyeceği değildir.

İnsanın, bütün bu değişimin içinde ne kadar insan kalabileceğidir.

O hâlde başlangıçtaki soruyu değiştirelim.

“Toplum mu suçlu, dünya mı değişti?” diye sormak yerine belki şunu sormamız gerekiyor:

DÜNYA DEĞİŞİRKEN BİZ NEYE DÖNÜŞTÜK?

Çünkü geleceğin cevabı, belki de tam olarak bu sorunun içinde saklıdır.

Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER