VİCDAN HERKESTE AYNI YERDE DEĞİLDİR

“İnsanın hayatta ödediği en ağır bedellerden biri, kendi vicdanını başkalarının karakterine ölçü sanmasıdır.”

İnsanın hayatta aldığı en pahalı derslerin faturası çoğu zaman parayla ödenmez. Bazen güvenle, bazen dostlukla, bazen yıllarla, bazen de bir daha kimseye eskisi kadar kolay inanamamakla ödenir.

Belki de bu yüzden şu cümle insanın içine bu kadar dokunuyor:

“En pahalı ders neydi biliyor musun? Herkesi kendin gibi sanmanın bedeli…”

Bu söz, ilk bakışta ihaneti anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha derin bir toplumsal yanılgıya işaret ediyor: İnsan, çoğu zaman karşısındakinin karakterini kendi vicdanının ölçüsüyle değerlendiriyor.

Sen ihanet etmiyorsan, onun da etmeyeceğini düşünüyorsun.
Sen sana emanet edilen bir sırrı mezara kadar taşıyabilecek biriysen, karşındaki insanın da susacağını varsayıyorsun.
Sen dostluğun hukukuna inanıyorsan, herkesin aynı hukuka bağlı olduğunu sanıyorsun.

Oysa toplum aynı vicdan düzeyine sahip insanların toplamı değildir.

İşte asıl kırılma burada başlar.

DURKHEIM: TOPLUM, BİREYLERİN BASİT TOPLAMI DEĞİLDİR

Émile Durkheim’ın sosyolojisinin temel düşüncelerinden biri, toplumun bireylerin basit toplamından daha büyük ve kendine özgü bir gerçeklik olduğudur.

Bu yaklaşım bize önemli bir şey söyler: Aynı toplumda yaşamak, aynı değerleri taşıdığımız anlamına gelmez.

Aynı masada oturabiliriz.
Aynı kurumda çalışabiliriz.
Aynı aileden gelebiliriz.
Yıllarca birbirimize “dostum” diyebiliriz.

Fakat bütün bunlar, vicdanlarımızın aynı biçimde çalıştığını göstermez.

Çünkü insanın ahlaki sınırı, söylediği sözlerden çok çıkarıyla vicdanı karşı karşıya geldiğinde yaptığı seçimde ortaya çıkar.

Sadakat, hiçbir bedel yokken kolaydır.

Asıl soru şudur:

Sadık kalmanın bedeli olduğunda da sadık kalabiliyor musun?

Bir sırrı açıklamak sana avantaj sağlayacaksa susabiliyor musun?

Bir dostunu harcamak seni kurtaracaksa yine de onun arkasında durabiliyor musun?

İşte karakter tam olarak burada görünür.

GOFFMAN: HERKES SAHNEDE GÖRÜNDÜĞÜ KİŞİ DEĞİLDİR

Erving Goffman, toplumsal yaşamı anlamlandırırken dramaturjik bir yaklaşım geliştirir; insanların sosyal ilişkilerde kendilerini belirli biçimlerde sunduklarını anlatır.

Gündelik hayatta hepimiz bir ölçüde kendimizi başkalarına gösteririz.

Ama bazı insanlar için görüntü ile gerçeklik arasındaki mesafe çok daha büyüktür.

“Ben senin yanındayım.”

“Bana güvenebilirsin.”

“Bu aramızda kalır.”

“Seni asla yarı yolda bırakmam.”

Bu cümlelerin hiçbirinin gerçek değeri, söylendiği anda anlaşılmaz.

Değerleri, ilişkinin sınandığı gün ortaya çıkar.

Çünkü güven güzel günlerin değil, kötü günlerin sınavıdır.

Bir insan sizin yanınızdayken size nasıl davrandığından çok, artık size ihtiyacı kalmadığında nasıl davrandığıyla kendisini ele verir.

Hatta daha önemlisi:

Sizinle arası bozulduğunda bile sizin sırlarınızı koruyabiliyor mu?

İşte ahlakın en önemli ölçülerinden biri budur.

Çünkü bir ilişkinin bitmesi, ahlakın da bitmesi anlamına gelmez.

Dostluk sona erebilir.

Aşk sona erebilir.

Ortaklık sona erebilir.

Yollar ayrılabilir.

Ama insanlık sözleşmesi sona ermemelidir.

BAUMAN VE KIRILGAN İLİŞKİLER

Zygmunt Bauman, modern dünyadaki insan ilişkilerini anlatırken “akışkanlık” kavramını öne çıkarır. İlişkilerin, bağların ve aidiyetlerin giderek daha kırılgan hâle geldiği bir toplumsal düzene dikkat çeker.

Bugün insan ilişkilerinin önemli sorunlarından biri tam da budur:

İnsanlar birbirlerine bağlanıyorlar ama bağlarının sorumluluğunu taşımakta zorlanıyorlar.

Dostluk istiyorlar ama dostluğun yükünü istemiyorlar.

Güvenilmek istiyorlar ama güvenilir olmanın sorumluluğunu taşımıyorlar.

Sevilmek istiyorlar ama sadakatin bedelini ödemek istemiyorlar.

Böyle bir dünyada insan ilişkileri giderek “kullan-at” kültürüne yaklaşabiliyor.

İşine yaradığın sürece değerlisin.

İhtiyaç karşılandığı sürece dostsun.

Aynı tarafta olduğun sürece sırların güvende.

Çıkar çatışması başladığında ise dün “emanet” denilen şey bugün bir silaha dönüşebiliyor.

İşte insanın en ağır hayal kırıklığı da burada ortaya çıkıyor:

Kendi ahlakını evrensel zannetmek.

BOURDIEU: İLİŞKİLERİN GÖRÜNMEYEN SERMAYESİ

Pierre Bourdieu’nün “sosyal sermaye” yaklaşımı, ilişkilerin yalnızca duygusal bağlardan ibaret olmadığını; güven, bağlantı ve karşılıklılık gibi kaynaklar taşıdığını anlamamıza yardımcı olur.

Fakat sosyal sermayenin görünmeyen bir temeli vardır:

Güven.

Güven ortadan kalktığında ilişkinin dış görünüşü devam edebilir fakat içi boşalmıştır.

İki insan hâlâ görüşebilir.

Aynı masaya oturabilir.

Birbirlerine gülümseyebilir.

Hatta birbirlerine “dostum” demeye devam edebilir.

Ama bir kez güven çökmüşse ilişki artık eski ilişki değildir.

Çünkü ihanetin en ağır tarafı yalnızca yapılan şey değildir.

İnsanın zihninde şu soruyu bırakmasıdır:

“Ben bu insanı hiç tanımamış mıyım?”

Asıl yara çoğu zaman burada açılır.

İnsan yalnızca karşısındakine değil, kendi muhakemesine de kuşku duymaya başlar.

“Nasıl fark edemedim?”

“Nasıl bu kadar güvendim?”

“Nasıl herkesi kendim gibi sandım?”

Oysa sorun güvenmek değildir.

Sorun, güven ile sınırsız teslimiyeti birbirine karıştırmaktır.

VİCDANLI OLMAK SAF OLMAK DEĞİLDİR

Hayat insana zamanla önemli bir ayrım öğretir:

İyi insan olmak başka şeydir, herkesi iyi zannetmek başka.

Vicdanlı olmak başka şeydir, sınır koyamamak başka.

Affedebilmek başka şeydir, aynı ihanete tekrar tekrar kapı açmak başka.

Olgunluk, insanlardan şüphe ederek yaşamak değildir.

Olgunluk, insanları oldukları hâliyle görebilmektir.

Ne gereğinden fazla yüceltmek…

Ne de bir hayal kırıklığından sonra bütün insanlığı suçlamak.

Çünkü bir kişinin ihaneti, bütün insanların kötü olduğunu kanıtlamaz.

Ama bize şunu öğretir:

Karşımızdaki insanı kendi karakterimizin aynasında değerlendirmemeliyiz.

Sen yalan söylemiyorsun diye herkes doğru söylemez.

Sen vefa biliyorsun diye herkes vefalı değildir.

Sen sana emanet edileni koruyorsun diye herkes emaneti kutsal saymaz.

Sen vicdanının sesinden kaçamıyorsun diye herkesin geceleri aynı vicdanla baş başa kaldığını düşünme.

Belki hayatın en pahalı ama en değerli derslerinden biri budur.

İnsan büyüdükçe herkese güvenmemeyi değil, güveni hak edene vermeyi öğrenir.

Herkesten şüphe etmeyi değil, davranışlarla sözler arasındaki mesafeyi görmeyi öğrenir.

Ve sonunda şunu anlar:

Vicdan sahibi olmak insanın zayıflığı değildir. Fakat kendi vicdanını başkalarının karakterine ölçü yapmak, insanın en büyük yanılgılarından biridir.

Çünkü sen ihanet etmezsin.

Sen emaneti korursun.

Sen susman gereken yerde susarsın.

Ama bunlar yalnızca senin kim olduğunu gösterir.

Karşındaki insanın kim olduğunu değil.

Hayatın asıl olgunluğu da belki burada başlar:

Kalbini kirletmeden gözlerini açabilmekte.

Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER