KÂBUSA ALIŞAN TOPLUMLAR

Alev Alatlı’nın “Kâbus”undan bugünün toplumuna: Gerçeklik, yabancılaşma ve insanın kendi kurduğu dünyada kayboluşu

Bazı kitaplar yayımlandıkları dönemi anlatır; bazıları ise zaman geçtikçe daha fazla anlam kazanır. Alev Alatlı’nın “Kâbus”u ikinci gruptadır. Çünkü Alatlı’nın kurduğu dünya yalnızca edebî bir karanlık değildir; insanın, toplumun ve hatta hakikatin nasıl yavaş yavaş biçim değiştirebileceğine ilişkin güçlü bir sorgulamadır.

“Kâbus”u yalnızca olay örgüsü üzerinden okumak eksik kalır. Kitabın asıl meselesi, bana göre, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Çünkü toplumların büyük kırılmaları her zaman meydanlarda başlamaz. Bazen kelimelerin anlamını kaybetmesiyle, bazen insanların birbirine yabancılaşmasıyla, bazen de doğru ile yanlış arasındaki sınırın önemsizleşmesiyle başlar.

Ve asıl tehlike şudur:

Bir toplum kâbus gördüğünü fark ettiği sürece hâlâ uyanabilir. Asıl felaket, kâbusu gerçek hayat zannetmeye başladığında ortaya çıkar.

Sosyolojinin büyük isimlerinden Émile Durkheim, toplumsal çözülmeyi açıklarken “anomi” kavramını merkeze yerleştirir. Anomi, yalnızca kuralsızlık değildir. İnsanın hangi değere tutunacağını, neyi doğru kabul edeceğini ve toplumdan ne bekleyeceğini bilemez hâle gelmesidir.

Bugünün insanına baktığımızda Durkheim’ın kavramı ürkütücü derecede güncel görünmektedir.

Kurallar vardır ama güven azalır.

İletişim vardır ama anlaşma azalır.

Bilgi çoğalır ama hakikat bulanıklaşır.

Kalabalıklar büyür ama insan yalnızlaşır.

İşte modern kâbus biraz da budur: Her şeyin var olduğu fakat hiçbir şeyin insana yetmediği bir toplum.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” yaklaşımı da bizi aynı karanlık koridora götürür. Bauman’a göre modern dünyada ilişkilerden kimliklere, iş hayatından değerlere kadar birçok şey kalıcılığını kaybetmiştir. İnsan artık yalnızca geleceğinden değil, bugünkü konumundan bile emin değildir.

Eskiden insanın sorusu daha çok “Ben kimim?” idi.

Bugünün sorusu ise giderek değişiyor:

“Yarın da bugün olduğum kişi olarak kalabilecek miyim?”

Bu belirsizlik insanı özgürleştirdiği kadar yoruyor. Çünkü hiçbir yere tam olarak ait olmayan insan, zamanla hiçbir şeyi kaybetmekten de korkmamaya başlayabiliyor.

Oysa toplum dediğimiz yapı yalnızca hukukla ayakta durmaz. Aidiyetle, güvenle, ortak hafızayla ve insanların birbirlerine karşı taşıdıkları sorumluluk duygusuyla yaşar.

Alev Alatlı’nın dünyasına buradan baktığımızda “kâbus” kelimesi çok daha büyük bir anlam kazanıyor.

Çünkü kâbus bazen başımıza gelen şey değildir.

Alıştığımız şeydir.

Pierre Bourdieu’nün düşüncesi burada başka bir pencere açar. Bourdieu, toplumsal düzenin yalnızca açık zorlamalarla değil, insanların zamanla doğal ve kaçınılmaz kabul ettiği kabuller üzerinden de yeniden üretildiğini gösterir.

Bu nedenle bir toplum için en tehlikeli cümlelerden biri şudur:

“Böyle gelmiş, böyle gider.”

Çünkü insan önce itiraz ettiği şeye alışır. Sonra alıştığı şeyi normalleştirir. En sonunda normalleştirdiği şeyi savunmaya başlayabilir.

Kabalık sıradanlaşır.

Liyakatsizlik kanıksanır.

Yalan, yeterince tekrar edildiğinde tartışmanın olağan bir parçasına dönüşür.

Başkasının acısı birkaç saniyelik görüntüye indirgenir.

İşte toplumsal çürümenin en sessiz biçimi budur: Yanlışın varlığı değil, yanlış karşısındaki şaşırma yeteneğimizin kaybolması.

Bu noktada Erich Fromm’un modern insan üzerine yaptığı çözümlemeleri hatırlamak gerekir. Fromm’a göre insan özgürlüğü arzularken, özgürlüğün beraberinde getirdiği yalnızlık ve sorumluluk karşısında zaman zaman ondan kaçmaya da çalışır.

Bugünün dünyasında bunun yeni biçimlerini görüyoruz.

İnsan düşünmek yerine hazır kanaatlere sığınıyor.

Anlamak yerine taraf seçiyor.

Dinlemek yerine cevap vermeye hazırlanıyor.

Hakikati araştırmak yerine kendi inancını doğrulayacak bilgiyi arıyor.

Böylece insanın önüne tarihte görülmemiş büyüklükte bir bilgi evreni açılırken, insan paradoksal biçimde kendi zihinsel odasına kapanabiliyor.

Belki çağımızın en büyük çelişkilerinden biri budur.

Her şeyi görüyoruz fakat giderek daha azını fark ediyoruz.

Herkes konuşuyor fakat birbirimizi daha az duyuyoruz.

Binlerce insanla bağlantı kurabiliyoruz fakat birkaç kişiye gerçekten dokunmakta zorlanıyoruz.

Teknoloji mesafeleri ortadan kaldırdı; fakat insan ile insan arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaya yetmedi.

Alatlı’nın “Kâbus”unu bugün yeniden düşündüğümüzde kitabın bize yönelttiği en önemli sorulardan birinin şu olduğunu düşünüyorum:

Bir toplum ne zaman gerçekten çökmeye başlar?

Ekonomisi bozulduğunda mı?

Kurumları zayıfladığında mı?

İnsanları birbirinden farklı düşündüğünde mı?

Belki bunların hiçbirisi tek başına yeterli değildir.

Asıl kırılma, insanların artık birbirlerini anlamaya ihtiyaç duymadıkları noktada başlar.

Çünkü farklılık bir toplumu parçalamaz. İnsanlık tarihi zaten farklılıkların tarihidir. Toplumu parçalayan şey, farklı olanı artık konuşulabilir bir insan olarak görmemektir.

Durkheim’ın anomisi, Bauman’ın akışkanlığı, Bourdieu’nün toplumsal yeniden üretim çözümlemeleri ve Fromm’un yabancılaşmış insanı aynı noktada buluşuyor:

İnsan, anlam üreten bağlarını kaybettiğinde yalnızca bireysel olarak yalnızlaşmaz; toplum da ortak gerçekliğini kaybetmeye başlar.

Ve ortak gerçekliğini kaybeden toplumlarda herkes kendi hakikatinin içine çekilir.

Belki Alev Alatlı’nın eserlerinden bugüne taşınabilecek en önemli uyarılardan biri tam burada yatıyor.

Toplumları ayakta tutan şey herkesin aynı düşünmesi değildir.

Aynı ülkeye bakarken tamamen farklı şeyler görebiliriz.

Aynı olayı farklı yorumlayabiliriz.

Aynı geleceği farklı biçimlerde hayal edebiliriz.

Demokratik toplum zaten biraz da bunun üzerine kuruludur.

Fakat bir şartla:

Karşımızdakinin de hakikati arayan bir insan olabileceğini kabul etmek.

Bunu kaybettiğimiz anda tartışma biter, kutuplaşma başlar.

Merak biter, önyargı başlar.

Eleştiri biter, düşmanlaştırma başlar.

Ve nihayetinde toplum, birbirini duymayan insanların aynı coğrafyada yaşadığı büyük bir kalabalığa dönüşür.

İşte gerçek kâbus budur.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni cevaplardan önce eski bir insani yeteneği yeniden kazanmaktır:

Şaşırabilmek.

Haksızlığa şaşırmak.

Kabalığa şaşırmak.

Yalana şaşırmak.

Bir insanın diğerine duyarsızlaşmasına şaşırmak.

Çünkü insanın yanlış karşısında duyduğu rahatsızlık, vicdanın hâlâ hayatta olduğunun göstergesidir.

Bir toplumun geleceği yalnızca ekonomistler, siyasetçiler veya kurumlar tarafından belirlenmez. O geleceği, sıradan insanların neyi normal kabul edip neye “Hayır, bu normal değil” diyebildiği de belirler.

Alev Alatlı’nın “Kâbus”u bu nedenle yalnızca okunacak bir metin değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir aynadır.

Ve aynaya baktığımızda sorulması gereken soru belki de kitabın kendisinden daha ürperticidir:

Ya kâbus henüz başlamadıysa değil; ya çoktan başladı da biz ona alıştıysak?

Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER