
Rüyalar, Gerçekler ve Kimlik Arayışı
İnsan, yaşadığı hayatı mı seçer; yoksa kendisine anlatılan hikâyeyi mi?
Alev Alatlı’nın “Rüya – Schrödinger’in Kedisi II” adlı eseri, yalnızca bir roman değildir. Aynı zamanda modern insanın kimlik arayışını, Doğu ile Batı arasında sıkışmış toplumların zihinsel çatışmalarını ve gerçeklik algısının nasıl şekillendiğini sorgulayan güçlü bir düşünce metnidir.
Roman boyunca okur, sürekli şu soruyla yüzleşir: Gerçek dediğimiz şey gerçekten var mıdır, yoksa onu bize öğretilen biçimiyle mi algılarız?
Bu soru yalnızca edebiyatın değil; psikolojinin, sosyolojinin ve felsefenin de en temel tartışmalarından biridir.
René Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” derken insanın varlığını düşünme eylemine bağlamıştı. Ancak bugün belki de daha ağır bir soruyla karşı karşıyayız:
Gerçekten biz mi düşünüyoruz; yoksa bize düşünmemiz öğretilenleri mi tekrar ediyoruz?
Alev Alatlı’nın romanı tam da bu noktaya parmak basar.
Toplumlar yalnızca ekonomik krizlerle değil, zihinsel krizlerle de yıkılır. Bir millet önce hangi soruları soracağını unutursa, ardından hangi cevapların doğru olduğunu da ayırt edemez hâle gelir.
Zygmunt Bauman, modern dünyayı anlatırken şu çarpıcı tespiti yapar:
“Modern çağın en büyük sorunu, belirsizliğin kalıcı hâle gelmesidir.”
Bugün insanlar bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşırken, doğru bilgiye ulaşmak belki de tarihin en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Çünkü bilgi çoğaldıkça hakikat görünmez hâle gelebilir.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri de bireyin sürekli bir kimlik mücadelesi içinde oluşudur. İnsan bazen kendi hayatını yaşamaz; ailesinin beklentilerini, toplumun dayattıklarını, ideolojilerin kalıplarını ya da medyanın oluşturduğu algıları yaşamaya başlar.
Carl Gustav Jung’un şu sözü bu durumu adeta özetler:
“İnsan bilinçaltını fark etmediği sürece onu kader sanacaktır.”
Toplumlar için de durum farklı değildir.
Kendi tarihini, kültürünü ve düşünce mirasını sorgulamayan toplumlar, başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya mahkûm olurlar.
Alev Alatlı, roman boyunca Batı hayranlığı ile Doğu romantizmi arasında savrulan zihniyetleri eleştirirken aslında tek bir çağrıda bulunur:
Önce düşün. Sonra inan. Daha sonra karar ver.
Çünkü eleştirel düşünceyi kaybeden toplumlar, propagandaya en açık toplumlar hâline gelir.
Daniel Kahneman, insan zihninin çoğu zaman hızlı ama yüzeysel kararlar verdiğini söyler. Ona göre insanlar düşündüklerini sanırlar; oysa çoğu zaman yalnızca alışkanlıklarını tekrar ederler.
Bugün sosyal medyada birkaç saniyelik videolarla oluşan kanaatler, manşetlerden üretilen algılar ve doğruluğu sorgulanmayan bilgiler, bireyin kendi aklını kullanmasını her geçen gün biraz daha zorlaştırmaktadır.
Belki de bu nedenle Alev Alatlı’nın eserleri yalnızca okunacak romanlar değil, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken entelektüel yolculuklardır.
Çünkü toplumları değiştiren şey yalnızca siyaset değildir.
Toplumları değiştiren önce düşünce, sonra eğitim, ardından da sorgulama cesaretidir.
Son söz ise yine düşüncenin büyük isimlerinden Sokrates’e ait olsun:
“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.”
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; daha fazla konuşmak değil, daha derin düşünmek… Daha çok inanmak değil, önce sorgulamak… Çünkü hakikate giden yol, çoğu zaman cevaplardan değil; doğru sorulardan geçer.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER