Çocuklukta Başlayan Döngü
Bir insanın yaşam hikâyesi, yetişkin olduğunda başlamaz.
Aslında insan, daha çocukken hayatının ilk cümlelerini yazmaya başlar. Dünyayı nasıl algılayacağını, kendisini ne kadar değerli göreceğini, başkalarına güvenip güvenmeyeceğini, hata yaptığında ne hissedeceğini ve geleceğe nasıl bakacağını büyük ölçüde çocukluk deneyimleri şekillendirir.
Yetişkinlik ise çoğu zaman bu ilk cümlelerin devamıdır.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Çocuklukta yazılan hikâye, yetişkinlikte değiştirilemez değildir.
İnsanın psikolojik gelişimi ile toplumsal çevresi arasındaki ilişki tam da bu noktada önem kazanır. Çünkü birey ne yalnızca kendi seçimlerinden ibarettir ne de tamamen içinde doğduğu koşulların mahkûmudur.
İnsan hem kendisine aktarılanların ürünüdür hem de aktarılanları sorgulayarak yeni bir hikâye yazabilme potansiyeline sahiptir.
Sosyolojinin temel sorularından biri de zaten budur: Toplum mu bizi şekillendirir, yoksa biz mi toplumu şekillendiririz?
Cevap, sanırım ikisinin arasında saklıdır.
Çocuğun İçinde Kurulan İlk Dünya
Çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca biyolojik olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da şekillenmeye başlar.
Aile, çocuğun karşılaştığı ilk sosyal kurumdur. Çocuk sevgiyi, otoriteyi, sınırı, güveni, paylaşmayı, çatışmayı ve hatta adalet duygusunu büyük ölçüde ilk ilişkileri üzerinden öğrenir.
Erik Ericsson'un psikososyal gelişim yaklaşımı, yaşamın erken dönemlerinde kazanılan güven duygusunun bireyin sonraki gelişimi açısından önemini ortaya koyar. John Bowlby'nin bağlanma kuramı da erken bakım ilişkilerinin bireyin ilerleyen yaşamındaki ilişkisel beklentileri üzerinde etkili olabileceğine dikkat çeker.
Dolayısıyla çocukluk yalnızca “geçmişte kalmış bir dönem” değildir.
Çocukluk, yetişkinliğin psikolojik zeminlerinden biridir.
Çocuğa sürekli “Sen yapamazsın.” deniyorsa, çocuk yalnızca o anı yaşamaz; zamanla kendisi hakkında böyle düşünmeyi öğrenebilir.
Hata yaptığında aşağılanan çocuk, hatayı öğrenmenin bir parçası olarak değil, değersizliğinin kanıtı olarak algılayabilir.
Sürekli kontrol edilen çocuk ise kendi kararlarına güvenmekte zorlanabilir.
Burada mesele tek tek anne-babaları suçlamak değildir. Çünkü ebeveynler de kendi çocukluklarının, kültürlerinin, ekonomik koşullarının ve toplumsal anlayışlarının ürünüdür.
Tam da bu nedenle psikolojik döngü, aynı zamanda sosyolojik bir döngüdür.
İnsan Kendi Çocukluğunu Taşır
İnsan büyür; fakat çocukluk deneyimleri her zaman büyümez.
Bazen yetişkin bedeninin içinde hâlâ korkan, onay bekleyen, kendisini kanıtlamaya çalışan veya sevgiyi kaybetmekten korkan bir çocuk yaşamaya devam eder.
Bu nedenle yetişkin olmak yalnızca yaş almak değildir.
Yetişkinlik, kişinin kendi geçmişiyle ilişki kurabilme ve geçmişinden gelen her şeyi geleceğe taşımak zorunda olmadığını anlayabilme kapasitesidir.
Bandura'nın sosyal öğrenme yaklaşımı, bireyin davranışlarının önemli ölçüde gözlem ve model alma yoluyla öğrenilebildiğini gösterir. Çocuk yalnızca kendisine söylenenleri değil, yetişkinlerin birbirlerine nasıl davrandığını da öğrenir.
Anne-babasının sürekli çatıştığını gören çocuk, çatışmayı ilişkinin doğal biçimi olarak algılayabilir.
Şiddet gören çocuk şiddeti normalleştirebilir.
Sürekli susmanın “olgunluk”, itaat etmenin “terbiye”, sorgulamanın ise “saygısızlık” olarak öğretildiği bir ortamda yetişen çocuk, ilerleyen yıllarda kendi düşüncesini ortaya koymakta zorlanabilir.
Böylece aile içinde başlayan davranış kalıpları, yetişkinlikte ilişkilere; ilişkilerden topluma; toplumdan da siyasal kültüre kadar uzanabilir.
Aile Yalnızca Aile Değildir.
Aile, toplumun en küçük birimi olarak görülür; ancak aslında çok daha fazlasıdır.
Aile, değerlerin aktarıldığı ilk kurumdur.
Berger ve Luckmann'ın toplumsal gerçekliğin inşasına ilişkin yaklaşımı bize önemli bir şey söyler: İnsanlar içinde yaşadıkları gerçekliği yalnızca bulmaz; onu öğrenir, içselleştirir ve yeniden üretirler.
Bir çocuk “Büyüklerin sözü sorgulanmaz.” düşüncesiyle yetişiyorsa, ileride yalnızca ailesindeki otoriteyi değil, farklı otorite biçimlerini de sorgulamakta zorlanabilir.
“Güçlü olan haklıdır.” anlayışı aile içinde normalleştiriliyorsa, bu anlayış sosyal ve siyasal ilişkilerde de yeniden üretilebilir.
Bu nedenle ailede öğrenilen her davranış doğrudan topluma taşınır demek elbette fazla basitleştirici olur. Ancak aile, bireyin toplumsal dünyayı anlamlandırmaya başladığı en önemli alanlardan biridir.
Bourdieu'nun habitus kavramı tam da burada açıklayıcıdır.
Habitus, bireyin içinde bulunduğu toplumsal koşulların zamanla düşünme, davranma ve dünyayı algılama biçimlerine dönüşmesini ifade eder (Bourdieu, 1984; 1990).
Başka bir ifadeyle insan, içinde büyüdüğü dünyanın izlerini üzerinde taşır.
Fakat bu izler kader değildir.
Yapı Bizi Sınırlar, Fakat Bizi Tamamen Belirlemez
İşte burada birey ile toplum arasındaki ilişkinin en önemli noktasına geliyoruz.
Ekonomik koşullar, eğitim sistemi, hukuk, siyasal kültür, sınıfsal yapı, kültürel değerler ve içinde yaşanılan dönem bireyin yaşam seçeneklerini etkiler.
Bir çocuğun hangi okula gideceği, hangi eğitim olanaklarına ulaşabileceği, hangi kültürel kaynaklarla büyüyeceği veya gelecekte hangi mesleklere erişebileceği yalnızca kişisel yeteneğiyle belirlenmez.
Toplumsal yapı önemlidir.
Anthony Giddens'ın yapılaşma kuramı, yapı ile bireysel eylemin birbirinden tamamen kopuk olmadığını; yapıların bireylerin eylemlerini hem sınırladığını hem de mümkün kıldığını vurgular (Giddens, 1984).
Bu nedenle “İsteyen herkes başarır.” cümlesi kulağa güzel gelebilir; fakat sosyolojik açıdan eksiktir.
Çünkü herkes aynı başlangıç çizgisinde değildir.
Kimisi ekonomik güvence içinde büyür, kimisi yoksullukla mücadele eder.
Kimisi kitapların, eğitimin ve kültürel kaynakların içinde yetişir, kimisi eğitim imkânlarına ulaşmak için mücadele eder.
Kimisi düşüncesini özgürce ifade etmeyi öğrenir, kimisi daha çocukken susmayı öğrenir.
Dolayısıyla bireysel başarıyı yalnızca bireyin iradesiyle açıklamak kadar, bireyi tamamen koşulların kurbanı olarak görmek de hatalıdır.
İnsan, koşullarının ürünüdür; fakat koşullarına vereceği cevap da onun hikâyesidir.
Bugünün Gençleri Neden Sıkışıyor?
Bugünün gençlerinde gördüğümüz yönsüzlüğü yalnızca “gençler değişti” diyerek açıklamak kolaycılıktır.
Genç birey aynı anda birçok dünyanın içinde yaşamaktadır.
Bir tarafta küresel dijital kültür, bireysellik, özgürlük ve farklı yaşam biçimleri vardır.
Diğer tarafta geleneksel değerler, aile beklentileri, ekonomik sorunlar, işsizlik, toplumsal baskılar ve siyasal gerçeklikler bulunmaktadır.
Genç birey bazen kendi yaşam gerçekliği ile içinde yetiştiği kültür arasında sıkışmaktadır.
Ne tamamen geçmişe dönebilmektedir ne de geleceğe güvenle yürüyebilmektedir.
Bu durum yalnızca kültürel değil; aynı zamanda psikolojik ve ekonomik bir meseledir.
Çünkü genç insana “Kendin ol.” derken onun kendi kararlarını verebileceği ekonomik ve hukuki zemini oluşturmuyorsak, özgürlük söylemi havada kalır.
“Çok çalış.” derken emeğin karşılığının liyakatle değil, ilişkilerle belirlendiği duygusunu yaratıyorsak, genç insanın motivasyonunu da aşındırırız.
“Eğitim al.” derken eğitimi yalnızca diploma elde etme yarışına indirgersek, sorgulayan birey değil, sınavları geçmeye çalışan birey üretiriz.
Paulo Freire'nin Ezilenlerin Pedagojisi'nde eleştirdiği “bankacı eğitim” anlayışı burada önemli bir uyarıdır: Eğitim, öğrencinin zihnine hazır bilgilerin doldurulması değil; dünyayı okuyabilme ve onu sorgulayabilme kapasitesinin geliştirilmesi olmalıdır (Freire, 1970).
Eğitim Diploma Değil, Zihin İnşa Etmelidir.
Eğitimin asıl görevi yalnızca meslek sahibi insan yetiştirmek değildir.
Eğitim; düşünebilen, sorgulayabilen, farklı görüşleri değerlendirebilen, kendi kararlarının sorumluluğunu alabilen bireyler yetiştirmelidir.
John Dewey için eğitim, demokratik yaşamın da temel araçlarından biridir. Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir; birlikte yaşayabilme, farklılıklarla karşılaşabilme, düşünce üretebilme ve ortak sorunlara çözüm arayabilme kapasitesidir.
Bu nedenle eğitimsizliği yalnızca okula gitmemek olarak düşünmek gerekir.
Diploması olup düşünmeyen insan da eğitimin amacından uzak kalabilir.
Çünkü gerçek eğitim, insanın yalnızca “ne düşüneceğini” değil, “nasıl düşüneceğini” öğrenmesidir.
Psikolojik Uyanış Olmadan Toplumsal Değişim Eksik Kalır.
Toplumsal dönüşüm için yalnızca siyasal iktidarların değişmesi yeterli değildir.
İnsanların düşünme biçimleri değişmeden, aynı korkular ve aynı itaat kültürü yeni aktörlerle yeniden üretilebilir.
Erich Fromm, özgürlük meselesini tartışırken insanın özgürleşmesinin yalnızca dışsal baskılardan kurtulmakla tamamlanamayacağını; bireyin kendi özgürlüğünü taşıyabilecek psikolojik kapasiteyi de geliştirmesi gerektiğini vurgular.
Bu nedenle gerçek dönüşüm önce insanın kendi içinde başlar.
Bir insanın:
“Ben böyle yetiştirildim ama böyle devam etmek zorunda değilim.”
“Bana öğretilen her şey doğru olmayabilir.”
“Ben çocuğuma yaşadığım şeyi yaşatmayacağım.”
diyebilmesi büyük bir kırılmadır.
Çünkü insan geçmişini inkâr ederek değil, onu anlayarak aşabilir.
İşte psikolojik uyanış budur.
Fakat Uyanış Tek Başına Yetmez
Burada başka bir tehlike ortaya çıkar.
Bilinçlenen, sorgulayan ve eğitim alan birey eğer yaşadığı toplumda adalet, hukuk ve liyakat görmüyorsa bu kez başka bir hayal kırıklığıyla karşılaşabilir.
Çünkü bireysel gelişim ile toplumsal yapı arasında bir uyumsuzluk oluşur.
Genç insana “Kendini geliştir.” denir.
O geliştirir.
“Çalış.” denir.
Çalışır.
“Eğitim al.” denir.
Eğitim alır.
Fakat sonunda emeğinin karşılığını liyakat yerine ayrıcalıkların belirlediğini görürse, yalnızca ekonomik kayıp yaşamaz.
Adalet duygusunu da kaybetmeye başlar.
Bu nedenle eğitim politikası, hukuk politikası ve liyakat ilkesi birbirinden ayrı düşünülemez.
Bir ülkenin gençlerine gelecek duygusu verebilmesi için yalnızca üniversite sayısını artırması yeterli değildir.
Genç insana, “Çalışırsan karşılığını alabilirsin.” diyebileceği adil bir sistem kurmak zorundadır.
Hukuk güvenliği, liyakat ve fırsat eşitliği yalnızca devlet yönetiminin teknik meseleleri değildir.
Bunlar aynı zamanda toplumun psikolojik sağlığıyla ilgilidir.
Üçlü Denklem: Uyanış, Eğitim, Adalet
Buradan üç aşamalı bir toplumsal dönüşüm modeli çıkarabiliriz:
Birinci aşama: Psikolojik uyanış.
Birey kendi geçmişini, davranışlarını, korkularını ve öğrendiklerini sorgular.
İkinci aşama: Eğitim.
Sorgulayan birey; eleştirel düşünce, bilimsel bilgi, felsefe ve demokratik kültürle güçlenir.
Üçüncü aşama: Hukuk ve liyakat.
Bireysel ve eğitimsel kazanımlar, adil kurumlar tarafından korunur ve toplumsal yaşama aktarılır.
Bu üçünden biri eksik olduğunda döngü yeniden kurulabilir.
Psikolojik uyanış yoksa birey geçmişinin tekrarına düşer.
Eğitim yoksa farkındalık kalıcı bir düşünce sistemine dönüşemez.
Hukuk ve liyakat yoksa eğitimli ve bilinçli birey toplumsal karşılığını bulamaz.
Dolayısıyla mesele yalnızca “iyi insan yetiştirmek” değildir.
İyi insanın yaşayabileceği iyi kurumları da inşa etmektir.
Asıl Mesele Gelecek Kuşağa Ne Bıraktığımızdır.
Bir toplumun geleceğini yalnızca siyasi partiler, hükümetler veya ekonomik göstergeler belirlemez.
Geleceğin ilk temeli aile içinde oluşur.
Bir anne-babanın çocuğuyla konuşma biçiminde,
bir öğretmenin öğrencisine yaklaşımında,
bir toplumun hata yapan insana verdiği tepkide,
bir devletin liyakate verdiği değerde,
bir yurttaşın kendisinden farklı olana gösterdiği tahammülde saklıdır.
Bu nedenle toplumsal dönüşüm yukarıdan aşağıya olduğu kadar aşağıdan yukarıya da gerçekleşir.
Birey değişir.
Aile değişir.
Eğitim değişir.
Kültür değişir.
Kurumlar değişir.
Ve sonunda toplum değişir.
Fakat bu dönüşümün en zor tarafı, insanın başkasını değiştirmeden önce kendisine bakabilmesidir.
Çünkü herkes toplumu değiştirmek ister; ancak çok az insan, toplumun kendi içinde bıraktığı izleri değiştirmeye cesaret eder.
Belki de asıl mesele tam olarak budur:
Biz çocuklarımıza yalnızca nasıl yaşayacaklarını değil, bizim yaşadığımız yanlışları tekrar etmemeyi de öğretebildiğimiz gün, bir kuşağı değil, bir toplumun kaderini değiştirmeye başlamış olacağız.
Ve belki insanlığın en büyük sorusu da şudur:
Eğer her kuşak kendisinden öncekilerin yaralarını çocuklarına miras bırakıyorsa, biz gerçekten yeni bir gelecek mi kuruyoruz; yoksa yalnızca geçmişin başka isimlerle yazılmış devamını mı yaşıyoruz?
Dr. Dilek BARAN