HAYALİNE ÂŞIK OLDUM, GİTTİM; BİTİREMEDİM 


“İnsan bazen kaybettiği şeyin yasını değil, hiç gerçekleşmemiş bir ihtimalin yasını tutar.”

Hayaline âşık oldum.

Gittim.

Ama bitiremedim.

İlk bakışta bir aşkın ardından söylenmiş üç cümle gibi duruyor.

Oysa değil.

Çünkü insan yalnızca insana âşık olmaz.

Bir mesleğin hayaline âşık olur.
Bir şehrin hayaline…
Bir makamın, bir evliliğin, bir ailenin, bir başarının, bir geleceğin hayaline…

Hatta bazen insan, bir gün dönüşeceğini düşündüğü kendi hâline âşık olur.

“Bir gün her şey düzelecek.”

“Bir gün istediğim yerde olacağım.”

“Bir gün beni anlayacaklar.”

“Bir gün bütün bunların bir anlamı olacak.”

Hayatımızın ne kadarı bugün yaşadıklarımızdan, ne kadarı o meşhur “bir gün” cümlesinden oluşuyor?

Belki asıl soru budur.

İNSAN GERÇEĞE DEĞİL, BAZEN İHTİMALE BAĞLANIR

İnsan zihninin ilginç bir tarafı vardır:

Henüz gerçekleşmemiş şeyleri zihninde yaşayabilir.

Bir ev satın almadan odalarını döşer.

Bir göreve gelmeden konuşmasını hazırlar.

Bir şehre taşınmadan sokaklarında yürür.

Bir başarıya ulaşmadan alkışını duyar.

Ve henüz hiçbir şey gerçekleşmemişken, zihinsel olarak o geleceğe yatırım yapmaya başlar.

İşte tehlike de burada doğar.

Çünkü zamanla insan, gerçek olanla olmasını istediği şeyi birbirine karıştırabilir.

Carl Gustav Jung’un psikolojiye bıraktığı en önemli düşüncelerden biri, insanın farkında olmadığı psikolojik süreçlerin yaşamındaki seçimleri güçlü biçimde etkileyebilmesidir.

İnsan kendisini bütünüyle tanımadığında yalnızca insanlara değil, hayallere de kendi eksik parçalarını yansıtır.

Sonra o hayali kaybettiğinde şöyle der:

“Her şeyimi kaybettim.”

Oysa belki kaybettiği “her şey” değildir.

Kaybettiği, her şey olacağına inandığı şeydir.

Aralarında büyük fark vardır.

EN AĞIR HAYAL KIRIKLIĞI NEDİR?

Bir şeyi kaybetmek mi?

Hayır.

Bazen en ağır hayal kırıklığı, yıllarca peşinden koştuğunuz şeyin aslında sandığınız şey olmadığını anlamaktır.

Bir makama ulaşırsınız; huzur orada değildir.

Para kazanırsınız; eksiklik duygusu gitmez.

İnsanlar sizi tanır; yalnızlığınız değişmez.

Bir ilişkiniz olur; tamamlanmazsınız.

Diplomalarınız çoğalır; kendinizle ilgili sorularınız bitmez.

Çünkü insanın dışarıdan topladığı hiçbir unvan, içeride cevapsız bıraktığı soruların tamamını susturamaz.

Erich Fromm’un çalışmalarında modern insanın “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki gerilimineyaptığı vurgu tam da burada önem kazanır.

Çünkü çağımız bize sürekli şunu söylüyor:

Daha fazlasına sahip ol.

Daha görünür ol.

Daha başarılı ol.

Daha güçlü görün.

Daha çok insan seni tanısın.

Fakat çok az kişi şu soruyu soruyor:

“Bütün bunlara sahip olduğunda sen kim olacaksın?”

İnsan bazen hayatının yarısını bir şeylere ulaşmak için, diğer yarısını ise ulaştığı şeylerin neden kendisini mutlu etmediğini anlamak için harcıyor.

“GİTTİM” DEMEK NEDEN YETMİYOR?

Çünkü gitmek fiziksel bir eylemdir.

Bitirmek ise psikolojik.

Bir şehirden gidersiniz ama yıllarca orada yaşarsınız.

Bir mesleği bırakırsınız ama kimliğiniz hâlâ o mesleğin içindedir.

Bir görev sona erer ama zihniniz hâlâ o masada oturur.

Bir insan hayatınızdan çıkar ama onunla ilgili kurduğunuz senaryo yaşamaya devam eder.

Takvim ilerler.

Zihin bazen ilerlemez.

İşte insanın en büyük yanılgılarından biri burada ortaya çıkar:

Mesafe koymayı, bitirmek sanmak.

Oysa kilometreler kapanış sağlamaz.

Zaman tek başına iyileştirmez.

Unutmak da çözmek değildir.

Çünkü insan kaçtığı şeyi yanında taşıyorsa aslında hiçbir yere gitmemiştir.

Bu nedenle bazı insanlar geçmişlerinden kilometrelerce uzaktadır ama psikolojik olarak hâlâ dünün içinde yaşamaktadır.

NİETZSCHE’DEN FRANKL’A: “NEDEN?”

Nietzsche, Putların Alacakaranlığı’nda insanın yaşam karşısındaki dayanıklılığını çok çarpıcı biçimde ifade eder:

“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.”

Bu düşünce daha sonra Viktor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışında insanın anlam ihtiyacını açıklarken başvurduğu güçlü referanslardan biri olacaktır.

Fakat burada başka bir soru sormamız gerekiyor:

Ya uğruna dayandığımız “neden” yanlışsa?

Ya hayatımızın yıllarını verdiğimiz hedef aslında bizim hedefimiz değilse?

Ya ailemiz istediği için seçtiğimiz hayatı kendi hayalimiz sandıysak?

Ya toplum alkışladığı için başarı dediğimiz şeyi gerçekten istediğimizi düşündüysek?

Ya yalnız kalmaktan korktuğumuz için bir bağlılığı sevgi sandıysak?

Ya vazgeçmeyi yenilgi zannettiğimiz için yıllarca yanlış kapının önünde beklediysek?

İşte insanın kendisiyle karşılaşması tam burada başlar.

Çünkü bazen cesaret, devam etmek değildir.

Bazen cesaret, artık devam etmemen gerektiğini kabul etmektir.

VAZGEÇMEK HER ZAMAN YENİLMEK DEĞİLDİR

Toplum bize vazgeçmemeyi öğretti.

“Sonuna kadar git.”

“Pes etme.”

“Biraz daha dayan.”

“İstersen başarırsın.”

Güzel sözler.

Ama eksik.

Çünkü her yol sonuna kadar yürünmeyi hak etmez.

Her kapı açılmayı beklemiyordur.

Her mücadele kazanılmak zorunda değildir.

Ve her hayal gerçekleştirilmek zorunda değildir.

Bazen olgunluk, bir zamanlar çok istediğiniz bir şeyi artık istemediğinizi kabul edebilmektir.

Bu yenilgi değildir.

Bu, insanın kendisini yeniden tanımasıdır.

Çünkü on yıl önceki siz ile bugünkü siz aynı kişi değilsiniz.

Eski benliğinizin verdiği bir sözün, bugünkü hayatınızı ömür boyu rehin alması gerekmez.

İnsan değiştiğinde hayallerinin de değişmesine izin vermelidir.

BAŞKALARININ HAYALİNİ YAŞAMAK

Belki çağımızın en sessiz mutsuzluklarından biri budur.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını değil, kendilerinden beklenen hayatı yaşıyorlar.

İyi okul.

İyi meslek.

İyi gelir.

İyi ev.

İyi araba.

İyi evlilik.

İyi fotoğraf.

Ve bütün kutucuklar işaretlendikten sonra gecenin bir vakti insan kendisine şu soruyu soruyor:

“Peki neden hâlâ eksik hissediyorum?”

Çünkü dışarıdan başarılı görünen bir hayat, içeriden anlamlı olmak zorunda değildir.

Başkalarının alkışladığı bir hayatla, insanın kendisine ait bir hayat aynı şey değildir.

Belki de modern insanın trajedisi başarısız olmak değildir.

Başkasının başarı tanımında başarılı olmaktır.

HAYAL KIRIKLIĞI BAZEN UYANIŞTIR

“Hayal kırıklığı” kelimesini hep olumsuz kullanıyoruz.

Oysa bazen kırılması gereken şey tam da hayaldir.

Çünkü hayal kırıldığında gerçek görünür.

Bir insanın gerçekte kim olduğunu görürsünüz.

Bir kurumun sandığınız gibi olmadığını…

Bir makamın düşündüğünüz gücü vermediğini…

Paranın çözemediği şeyleri…

Alkışın yalnızlığı susturamadığını…

Bazı kapıların açılmamasının hayatın size yaptığı kötülük değil, belki de yön değiştirmeniz için verdiği bir işaret olduğunu…

İnsan bazı gerçekleri kazanırken değil, kaybederken öğrenir.

Bazı yenilgiler bizi küçültmez.

Bizi yanılsamalarımızdan arındırır.

BİTİREMEDİM…

Belki de bu yüzden:

Hayaline âşık oldum.
Gittim.
Bitiremedim.

Çünkü bitirmeye çalıştığım şey dışarıda değildi.

İçimdeydi.

Bir ihtimaldi.

Bir beklentiydi.

Bir “bir gün”dü.

Belki yıllarca kendime anlattığım bir hikâyeydi.

Ve insan başkasının anlattığı yalandan daha kolay kurtuluyor.

Kendisine anlattığı hikâyeden kurtulması ise yıllar sürebiliyor.

Ama bir gün insan şunu anlıyor:

Her gerçekleşmeyen hayal kayıp değildir.

Her kapanan kapı ceza değildir.

Her vazgeçiş yenilgi değildir.

Her gidiş kaçış değildir.

Ve her bitiş başarısızlık değildir.

Bazen hayat sizden bir şeyi almıyordur.

Sizi, artık size ait olmayan bir şeyden kurtarıyordur.

İşte o zaman cümle değişiyor.

“Hayaline âşık oldum, gittim; bitiremedim.”

yerine insan şöyle diyebiliyor:

Hayaline âşık oldum.
Gerçeğiyle yüzleştim.
Gittim.
Bitiremedim.
Sonra anladım:
Bitirmem gereken hayal değilmiş;
o hayal gerçekleşmeden ben olamayacağımı düşünen eski benmiş.

Çünkü insanın en büyük özgürlüğü her istediğine kavuşması değildir.

Bir zamanlar vazgeçemeyeceğini düşündüğü şey olmadan da kendisi olabildiğini fark etmesidir.

Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER