Kırktan Sonra Neden Birden Herkes Bizi Görsün İstiyoruz? Sosyal Medyanın Geç Kalmış Açlıkları

İnsan yaş aldıkça olgunlaşır deriz. Oysa psikoloji bize her zaman bunun böyle olmadığını söyler. İnsan sadece yaşlanır. Eğer çözülememiş duyguları, görülmemiş yaraları ve bastırılmış ihtiyaçları varsa, onlar da yaşlanır ama ortadan kaybolmaz. Hatta çoğu zaman daha da güçlenir.
Bugün sosyal medyaya dikkatle bakın! Özellikle kırk yaş ve üzerindeki bazı insanların paylaşımlarına... Elbette burada bütün bir kuşaktan söz etmiyoruz. Ancak dikkat çekici bir eğilim var. Sürekli fotoğraf paylaşanlar, her gün anlamlı sözler yazanlar, "ben umursamıyorum" derken aslında umursanmak isteyenler, "yalnızlığı seviyorum" deyip sürekli çevrimiçi olanlar...
Sorsanız hayatlarından memnunlar. Sorsanız eşlerini çok seviyorlar. Boşanmışlarsa "tek başıma çok mutluyum" diyorlar. Ama davranışları bambaşka bir hikâye anlatıyor.
İnsan sözleriyle değil, tekrar eden davranışlarıyla tanınır. İşte sosyal medya, bu görünmeyen hikâyelerin en büyük sahnesi hâline geldi.
Bastırılmış duyguların gecikmiş isyanı…
Psikolojide önemli bir gerçek vardır. İnsan gençliğinde yaşayamadığı duyguları ileriki yaşlarda telafi etmeye çalışır. 
Gençliğinde takdir görmemiş biri... Sevilmediğini hisseden biri... Evliliğinde yıllarca duygusal ihmal yaşayan biri... Hayatı boyunca sadece sorumluluk taşımış biri...
Bir gün gelir ve içinde yıllardır sıkıştırdığı yay aniden boşalır. Tıpkı yıllarca bastırılmış bir yayın bir anda fırlaması gibi...
İşte sosyal medyada bazen gördüğümüz o bitmek bilmeyen paylaşım trafiği biraz da budur. Aslında kişi fotoğraf paylaşmıyordur.
"Beni görün." diyordur. Aslında güzel söz paylaşmıyordur. "Beni fark edin." diyordur. Aslında filtre kullanmıyordur. "Ben hâlâ değerliyim." demeye çalışıyordur.
Kırk yaş bir kriz değil, bir hesaplaşmadır.
Psikolog Carl Gustav Jung, insanın kırklı yaşlardan sonra hayatın ikinci yarısına geçtiğini söyler.
İlk yarıda kariyer... Evlilik... Çocuk... Ev... Makam... Para... İkinci yarıda ise insan şu soruyla baş başa kalır:
"Ben gerçekten yaşadım mı?"
İşte bu soru çok ağırdır. Çünkü çoğu insan cevabından korkar. Yıllarca başkaları için yaşamıştır. Anne babası için... Eşi için... Çocukları için... Toplum için... Şimdi ise çocuklar büyümüştür. İş rutine dönmüştür. Gençlik gitmiştir. Ayna eskisi gibi davranmamaktadır.

Ve insan ilk kez kendiyle yalnız kalmıştır. İşte tam burada sosyal medya devreye girer.
Sosyal medya modern dünyanın duygusal kumarhanesi… Bir fotoğraf... Yüz beğeni... On güzel yorum... Bir mesaj... Bir kalp emojisi... Beyin hemen ödül hormonları salgılar.
Bu mekanizma, özellikle Dopamin üzerinden çalışır. Kısa süreli ilgi, kişiye geçici bir değer hissi verir. Ancak bu his kalıcı olmadığı için yeniden paylaşım yapma isteği doğar.
Sorun tam da burada başlar. Çünkü artık kişi paylaşım yapmaz. İlgi toplar. İlgi de zamanla bağımlılık hâline gelir.
"Ben Mutluyum" diyen neden sürekli kanıt sunuyor?
Gerçekten mutlu insanlar mutluluklarını ispatlamak zorunda değildir. Gerçekten sevilen insanlar bunu her gün ilan etmez. Gerçekten güçlü insanlar sürekli güçlü görünmeye çalışmaz. Psikolojide buna aşırı telafi davranışı denir. İnsan eksik hissettiği alanı olduğundan büyük göstermeye çalışır.
Ne kadar "beni umursamıyorum" deniyorsa... Bazen o kadar umursanma arzusu vardır.
Ne kadar "yalnızlığı seviyorum" deniyorsa... Bazen o kadar yalnızlık korkusu vardır.
Davranışlar çoğu zaman cümlelerden daha dürüsttür.
Filtreler sadece yüzü değil, gerçeği de değiştiriyor. Bugün filtrelerle kırışıklıklar siliniyor. Saçlar gürleşiyor. Cilt gençleşiyor. Kilolar azalıyor. Yüz bambaşka biri oluyor.
Peki neden?
Çünkü insan artık yaşlanmaktan değil... Görünmez olmaktan korkuyor. Modern toplum gençliği kutsuyor. Reklamlar gençliği satıyor. Moda gençliği ödüllendiriyor. Sosyal medya ise genç görünmeyi neredeyse bir zorunluluk gibi hissettiriyor.
Böyle olunca kişi aynaya değil... Filtreye güvenmeye başlıyor.
Narsisizm mi, yoksa görülme açlığı mı?
Her dikkat çekmeye çalışan kişiye "narsist" demek doğru değildir.
Heinz Kohut gibi kuramcılar, bazı insanların kibirli görünmelerine rağmen aslında içten içe kırılgan bir benlik taşıdıklarını anlatır.
Bu nedenle bazı paylaşımların arkasında büyüklenmecilikten çok, yıllarca karşılanmamış bir görülme ihtiyacı olabilir. Elbette gerçekten kendini merkeze koyan, sürekli hayranlık bekleyen kişiler de vardır. Ancak her görünür olma çabası aynı nedenle açıklanamaz. Bu ayrımı yapmak önemlidir. 
Bu gidiş nereye?
Asıl tehlike yaş almak değildir. Asıl tehlike, kimliğimizi başkalarının ekranlarına teslim etmektir. Eğer değerimizi yalnızca beğeni sayısıyla ölçmeye başlarsak, kendi hayatımızın sahibi olmaktan uzaklaşırız.
Kırk yaş, aslında insanın en bilge dönemlerinden biri olabilir. Çünkü bu yaşlar, gençliğin enerjisi ile hayat tecrübesinin buluştuğu yıllardır. Fakat bu dönem, geçmişte ihmal edilen duygularla yüzleşmek yerine sadece dijital ilgiyle oyalanılırsa, insanın içindeki boşluk büyümeye devam eder.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Ben gerçekten görülmek mi istiyorum, yoksa ilk kez gerçekten anlaşılmak mı?
Çünkü görülmek ile anlaşılmak aynı şey değildir. Bir fotoğraf binlerce beğeni alabilir. Ama tek bir samimi dostun kurduğu içten bir cümle, bazen binlerce beğeniden daha değerlidir.
Sonuç olarak mesele kırk yaş değildir; mesele, insanın yıllarca içinde taşıdığı eksiklikleri nasıl telafi etmeye çalıştığıdır. Sosyal medya bu eksiklikleri görünür kılabilir, hatta geçici olarak örtebilir; ama onları iyileştiremez. Gerçek iyileşme, insanın maskelerini çıkarıp kendine şu cesur soruyu sorabildiği anda başlar:
"Ben gerçekten kimim ve neden sürekli başkalarının beni onaylamasına ihtiyaç duyuyorum?"
Belki de dijital çağın en büyük yalnızlığı, kalabalıkların içinde görünür olmak değil; kendi iç dünyamızda kendimize yabancılaşmaktır. Kırk yaşından sonra verilmesi gereken en önemli mücadele de, genç görünmek için değil, kendin olarak yaşayabilmek içindir. Bu mücadeleyi kazanan insan, artık beğenilerin değil, kendi vicdanının ve gerçek ilişkilerinin rehberliğinde yaşamaya başlar. İşte o zaman sosyal medya bir kimlik arayışının sahnesi olmaktan çıkar, yalnızca bir iletişim aracına dönüşür.