ŞEHRİN GÜRÜLTÜSÜNDE SAKLI BİR TREN DÜDÜĞÜ
Bazı akşamlar İstanbul üstüme çöker,
Gökyüzü değil, beton ağırlığıdır nefeste.
Kalabalığın içinde yalnız değilim,
sadece kimse kimseyi görmüyor artık.
Yürüdüğüm sokaklar telaşla dolu,
kimsenin zamanı yok bir çayın demi kadar durmaya.
Oysa ben hâlâ bilirim;
bir çarşıda dolaşmanın,
bir dere başında susmanın,
bir tren garında beklemenin anlamını.
Bazen gözlerimi kapatıyorum.
Sanki yine raylar titriyor ayaklarımın altında.
Sanki yine bir kara tren
şehre gelişinin habercisi.
Çocukluğumun sesleri geliyor uzaktan:
Bisiklet frenleri, fırından çıkan ekmek kokusu,
mahalle maçında yükselen "gol" çığlığı…
Hepsi birer hayal değil,
hepsi ben büyüdükçe küçülen gerçekler.
Bugün burada, gökdelenlerin gölgesinde yaşıyorum.
Denizin kenarındayım belki,
ama o deniz bile bana ait değil;
kalabalığın, koşuşturanların, fotoğraf çekenlerin.
Ben bir gün geri dönmek isterim.
Belki bir bahar sabahı,
belki yağmurlu bir akşamüstü.
Çünkü bir insan sadece yaşadığı yere değil;
kalbinin çocuk kaldığı yere aittir.
Ve ben hâlâ biliyorum…
içimde saklı duran bir tren bileti
Adapazarı’na dönmek için
doğru zamanı bekliyor.