KENDİNE AİT OLMAYAN BİR HAYATI YAŞAMAK

Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer

19-09-2026 17:13

KENDİNE AİT OLMAYAN BİR HAYATI YAŞAMAK

“Sartre’ın Bulantı’sından insanın kendine yabancılaşmasına, özgürlüğüne ve yaşanmamış hayatlarına…”

İnsan bazen ölmekten korkmaz.

Hiç yaşamamış olduğunu fark etmekten korkar.

Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’sını okurken insanın içine yerleşen huzursuzluğun temelinde belki de tam olarak bu vardır. Sartre bize ölümü anlatmaktan çok daha ağır bir şey yapar:

Yaşıyor olmanın, gerçekten yaşamış olmak anlamına gelmediğini hatırlatır.

Her sabah uyanıyoruz.

Aynı aynaya bakıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı insanlara selam veriyoruz. İşlerimiz, sorumluluklarımız, unvanlarımız, ilişkilerimiz var.

Dışarıdan bakıldığında adına “hayat” denilebilecek hemen her şeye sahibiz.

Ama gece olduğunda ve bütün sesler sustuğunda insanın karşısına tek bir soru çıkıyor:

“Bu yaşadığım hayat gerçekten benim mi?”

İşte bazı soruların cevabı yoktur.

Daha doğrusu cevabı vardır da insan duymak istemez.

Çünkü bazen insan, hayatının büyük bölümünü kendi seçimleriyle değil; kendisinden beklenenleri yerine getirerek geçirdiğini fark eder.

İyi evlat olmuştur.

İyi eş olmaya çalışmıştır.

Başarılı görünmüştür.

Güçlü görünmüştür.

Kimse üzülmesin diye susmuş, kimse gitmesin diye kendinden vazgeçmiş, dışlanmamak için kalabalığın doğrularını kendi doğrularıymış gibi taşımıştır.

Sonra yıllar geçmiştir.

Ve bir gün aynaya baktığında karşısındaki yüzü tanır ama o yüzün arkasındaki insanı tanıyamaz.

BULANTI BELKİ DE UYANIŞTIR

Sartre’ın Bulantı’sındaki rahatsızlık tam burada anlam kazanır.

İnsan alışkanlıklarının sağladığı uyuşukluktan çıktığında dünya tuhaflaşır.

Bir sandalye artık yalnızca sandalye değildir.

Bir sokak yalnızca sokak değildir.

Kendi elleriniz bile bir an için size yabancı gelebilir.

Çünkü alışkanlığın örttüğü perde kalkmıştır.

Ve insan çıplak bir gerçekle karşılaşmıştır:

Ben buradayım.

Ama neden?

İşte varoluşçuluğun insana verdiği cevap rahatlatıcı değildir.

Belki de hiçbir “neden” önceden hazırlanmış değildir.

İnsan dünyaya geldikten sonra kendi anlamını kurmak zorundadır.

Bu yüzden Sartre’ın özgürlüğü romantik değildir.

Ağırdır.

Çünkü özgürlük aynı zamanda sorumluluktur.

Hayatınızın bazı bölümlerini başkaları yazmış olabilir.

Çocukluğunuzu seçmediniz.

Ailenizi seçmediniz.

Başınıza gelen birçok şeyi seçmediniz.

Ama bütün bunlardan sonra kim olacağınız sorusu bir noktada sizin kapınıza dayanır.

Ve insanın en zor sınavı burada başlar.

İNSAN NEDEN KENDİNDEN KAÇAR?

Çünkü insanın kendisiyle baş başa kalması her zaman huzur vermez.

Bu yüzden çağımız sürekli gürültü üretir.

Telefon çalsın.

Televizyon açık kalsın.

Mesaj gelsin.

Birileri yazsın.

Birileri arasın.

Bir yerlere gidelim.

Bir şeyler satın alalım.

Birileri bizi beğensin.

Yeter ki sessizlik olmasın.

Çünkü sessizlik başladığında yıllardır susturduğumuz biri konuşmaya başlar:

Kendimiz.

Ve insan bazen başkalarının kendisi hakkında söylediklerinden değil, kendi içinden yükselen sesten korkar.

Nietzsche’nin insanın kendisini aşmasına ilişkin düşüncesinin öncesinde acımasız bir karşılaşma vardır:

Önce kim olduğunu görmek.

İnsan kendisini görmeden kendisini aşamaz.

Ama kendisini görmek cesaret ister.

Çünkü aynada yalnızca iyi taraflarımız yoktur.

Korkaklıklarımız vardır.

Kıskançlıklarımız.

Yarım bıraktıklarımız.

Söyleyemediklerimiz.

Kaybetmekten korktuğumuz için kabul ettiklerimiz.

Ve en önemlisi:

Yaşayabileceğimiz hâlde yaşamadığımız hayatlar vardır.

HAYAT, SEÇMEDİĞİMİZ İHTİMALLERİN DE HİKÂYESİDİR

Kierkegaard kaygıyı özgürlüğün imkânıyla ilişkilendirirken insanın temel trajedilerinden birine dokunur.

Çünkü seçmek yalnızca bir şeyi almak değildir.

Başka ihtimallerden vazgeçmektir.

Bir insanla kalırsınız; başka bir hayat ihtimalinden vazgeçersiniz.

Gidersiniz; kalmış olsaydınız yaşanabileceklerden vazgeçersiniz.

Konuşursunuz; susmanın sonuçlarını kaybedersiniz.

Susarsınız; belki bir ömür söyleyemediğiniz cümlenin ağırlığını taşırsınız.

Bu yüzden hayat yalnızca yaşadıklarımızdan oluşmaz.

Yaşamadıklarımız da bizimle yaşar.

Bazen yıllar önce alınmamış bir karar, insanın içinde alınmış kararlardan daha uzun süre kalır.

“Ya şöyle yapsaydım?”

“Ya gitseydim?”

“Ya kalsaydım?”

“Ya söyleseydim?”

İnsanın zihninde mezar taşları olmayan bir mezarlık vardır.

Orada yaşanmamış ihtimaller gömülüdür.

İNSAN HER İSTEDİĞİNİ ELDE EDERSE MUTLU OLUR MU?

Schopenhauer burada oldukça karamsar bir cevap verir.

İnsan ister.

Elde edene kadar acı çeker.

Elde ettiğinde kısa süreli bir tatmin yaşar.

Sonra alışır.

Ve yeniden ister.

Para.

Statü.

Başarı.

Aşk.

Daha güzel bir ev.

Daha iyi bir araba.

Daha yüksek bir makam.

Daha fazla görünürlük.

Daha fazla takdir.

Sonra bir gün insan sahip olduğu her şeyin ortasında kendisine şu soruyu sorabilir:

“Peki neden hâlâ eksik hissediyorum?”

Çünkü insanın varoluşsal açlığı ile tüketim arzusu aynı şey değildir.

Birini satın alarak susturabilirsiniz.

Diğeri gece yarısı yeniden gelir.

İnsanın sahip oldukları arttığı hâlde kendisine uzaklığı da artabilir.

Çünkü bazen insan dünyayı kazanırken kendisini kaybeder.

CAMUS VE EVRENİN SESSİZLİĞİ

Albert Camus’nün absürd düşüncesinin en çarpıcı taraflarından biri insanın anlam arayışıyla dünyanın sessizliği arasındaki gerilimdir.

Biz soruyoruz:

“Neden ben?”

“Neden şimdi?”

“Neden o öldü?”

“Neden beni bıraktı?”

“Neden bütün bunlar başıma geldi?”

Ve bazen hayat cevap vermiyor.

İnsanın en büyük olgunluk sınavlarından biri belki de burada başlıyor.

Her acının arkasında büyük bir açıklama olmayabileceğini kabul etmek.

Bazı insanlar gider.

Bazı aşklar biter.

Bazı insanlar erken ölür.

Bazı vedalar tamamlanmaz.

Bazı özürler gelmez.

Bazı soruların cevabı hiçbir zaman öğrenilmez.

İnsan yine de yaşamaya devam eder.

Belki Camus’nün bize bıraktığı en güçlü düşünsel damarlardan biri budur:

Evren susuyorsa insan kendi cevabını yaşayarak vermek zorundadır.

VE ÖLÜM…

İnsan ölümden neden korkar?

Yok olmaktan mı?

Bilinmezlikten mi?

Sevdiklerini bırakmaktan mı?

Belki.

Ama daha derinde başka bir korku vardır:

Geç kalmış olmak.

Söylemesi gerekeni söylemeden…

Gitmesi gereken yere gitmeden…

Sevdiğine sevdiğini anlatmadan…

Affetmesi gerekeni affetmeden…

Kendisinden özür dilemeden…

Ve en önemlisi, kendisi gibi yaşamadan ölmek.

Ölümün insan üzerindeki en büyük öğreticiliği belki de budur.

Bir gün bitecek olması, hayatı değersizleştirmez.

Tam tersine değerli kılar.

Bir şarkıyı güzel yapan şeylerden biri bitmesidir.

Bir mevsimi değerli yapan geçmesidir.

Bir insanın elini daha sıkı tutmamızın sebebi, o elin sonsuza kadar elimizde kalmayacağını bilmemizdir.

BELKİ DE MESELE MUTLU OLMAK DEĞİLDİR

Modern dünya insana sürekli mutlu olması gerektiğini söylüyor.

Mutlu ilişki.

Mutlu aile.

Mutlu çalışan.

Mutlu beden.

Mutlu fotoğraflar.

Mutlu yüzler.

Oysa insan yalnızca mutluluktan oluşmaz.

Yas tutar.

Öfkelenir.

Korkar.

Yalnız kalır.

Hayal kırıklığına uğrar.

Bazen hiçbir şey yapmak istemez.

Bazen hayatın anlamını sorgular.

Bunların hepsi insan olmanın parçalarıdır.

Belki hayatın amacı sürekli mutlu olmak değildir.

Kendine ait bir hayat yaşayabilmektir.

Acısıyla.

Kaybıyla.

Yanlışlarıyla.

Seçimleriyle.

Bedelleriyle.

Ama kendine ait.

EN AĞIR YABANCILIK, İNSANIN KENDİSİNE OLANIDIR

Sartre’ın Bulantı’sından geriye yalnızca karamsarlık kalmamalı.

Çünkü varoluşçuluğun karanlığının içinde güçlü bir imkân vardır.

Eğer hayatın anlamı baştan yazılmamışsa…

Henüz yazılabilir.

Geçmişiniz ağır olabilir.

Yanlış insanları sevmiş olabilirsiniz.

Yanlış yerlerde kalmış olabilirsiniz.

Başkalarının beklentileri uğruna yıllarınızı harcamış olabilirsiniz.

Kendinizden defalarca vazgeçmiş olabilirsiniz.

Fakat insan hayatta olduğu sürece geçmiş yalnızca geçmişidir; kaderinin tamamı değildir.

Belki Sartre, Nietzsche, Kierkegaard, Schopenhauer ve Camus farklı sorular sordular.

Ama hepsinin düşüncelerinin kesiştiği yerde insan vardır.

Yalnız.

Özgür.

Korkan.

Arayan.

Ve anlam isteyen insan.

Belki de insanın asıl trajedisi ölecek olması değildir.

Kendisi olmadan yaşayabilecek olmasıdır.

İşte bu yüzden bazen içimizde açıklayamadığımız bir sıkıntı belirir.

Her şey yerli yerindedir ama biz yerimizde değilizdir.

Ev aynıdır.

İş aynıdır.

İnsanlar aynıdır.

Hayat dışarıdan bakıldığında normaldir.

Ama içeride bir şey artık eski hayatı kabul etmiyordur.

Belki o duygu hemen susturulmamalıdır.

Çünkü bazen insanın içinde başlayan “bulantı”, hayatından vazgeçmesinin değil;

kendisine ait olmayan bir hayattan vazgeçmesinin başlangıcıdır.

Ve insanın gerçek doğumu, dünyaya geldiği gün değil;

bir gün kendi hayatına uyanıp, “Ben böyle yaşamak zorunda değilim” diyebildiği anda gerçekleşir.

Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER

DİĞER YAZILARI MERHABA SOYLU SEVDAM, MERHABA VATAN 01-01-1970 03:00 HAYALİNE ÂŞIK OLDUM, GİTTİM; BİTİREMEDİM 01-01-1970 03:00 VİCDAN HERKESTE AYNI YERDE DEĞİLDİR 01-01-1970 03:00 İNSAN KENDİ İRADESİNİ NEDEN BAŞKASINA TESLİM EDER? 01-01-1970 03:00 ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ 01-01-1970 03:00 KÂBUSA ALIŞAN TOPLUMLAR 01-01-1970 03:00 BEYAZ TÜRKLER NEDEN KÜSTÜ? 01-01-1970 03:00 Rüyalar, Gerçekler ve Kimlik Arayışı 01-01-1970 03:00 NÜKLEER SAVAŞLAR DEĞİL, AHLAKİ ÇÖKÜŞLER DEVLETLERİ YIKAR 01-01-1970 03:00 EĞİTİMDE KİM DENETÇİYİ DENETLİYOR? 01-01-1970 03:00 CHP’DE PERDE ARKASI: BU DEĞİŞİMİN MİMARI KİM? 01-01-1970 03:00 Devlet Eleştirilir… Peki Toplum Kendini Ne Zaman Eleştirecek? 01-01-1970 03:00 Tükenen Toplum: Ekonomik Krizden Daha Büyük Bir Çöküş Var 01-01-1970 03:00 Öğrenci Var, Öğrenme Nerede? Deneyimden Kopuk Eğitimin Beyinsel ve Toplumsal Yanılsaması 01-01-1970 03:00 İnsanın Geride Bıraktığı İz: Sahip Olmak mı, Dokunmak mı? 01-01-1970 03:00 Sessizlikten Ekrana: Kuşaklar Değişti, Travma El Değiştirdi… 01-01-1970 03:00 Bir Sayı Neden Bu Kadar Gürültü Yapar? 01-01-1970 03:00 Okullarda Görülen Vakalar Tesadüf mü, Sistem Sorunu mu? 01-01-1970 03:00 Bu Sessizlik Hepimizin Sorumluluğu 01-01-1970 03:00 Deneme Sınavlarıyla Yönetilen Eğitim: Çocuğu Unutan Sistem 01-01-1970 03:00 01-01-1970 03:00 Toplum Nereye Gidiyor? 01-01-1970 03:00 Görünmez Yaralar: Dijital Şiddetin Yeni Yüzyıldaki Sessiz Krizi 01-01-1970 03:00 İlişkiler Neden Hep Aynı Yerde Tıkanıyor? Cevap Çocuklukta Gizli 01-01-1970 03:00 Zihnin Karanlık Döngüsü: Ruminasyon Çağı ve Sessiz Tükenişimiz 01-01-1970 03:00 Çağın Krizi: Odaklanamayan Zihinler ve Anlamdan Uzaklaşan Okumalar 01-01-1970 03:00 Özel Röportaj | “Uykusuzluk Çağı: Türkiye Neden Dünyanın En Uykusuz Ülkesi Oldu?” 01-01-1970 03:00 Esir Dünyalar: Bağımlılığın Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 İşte Geldik, Gidiyoruz: Hayatın Kısa Konuğu Olmak 01-01-1970 03:00 Toplum Olarak Sabırsız Olduk: Her Şey Hemen Olsun 01-01-1970 03:00 Kendinden Gidip Kendine Varan Yolculuk… 01-01-1970 03:00 Hayat Bazen Acı Çekmektir 01-01-1970 03:00 TOPLUM MU SUÇLU, DÜNYAM MI DEĞİŞTİ? 01-01-1970 03:00 “Burası Adıyaman: Bir Aşkın Susarak Konuştuğu Şehir” 01-01-1970 03:00 Boykotun Bedeli: Tepki mi, Tahribat mı? Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer 01-01-1970 03:00 KAMUOYUNA ÖNEMLİ DUYURU Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER St. Clements Üniversitesi Dekan Yardımcısı 01-01-1970 03:00 Erkek Aklının Gizli Dosyası: Aldatma Eğilimi Nereden Geliyor? 01-01-1970 03:00 Cam Tavanın Gölgesinde Öğrenilmiş Çaresizlik: Türkiye Toplumunda Görünmez Engeller 01-01-1970 03:00 Babasına Yazılmış Ama Aslında Hepimize Hitap Eden Bir Mektup 01-01-1970 03:00 Nevrotik Çıkmazlar: İçgüdü, Toplum ve Bireyin Dengesiz Dengesi 01-01-1970 03:00 Varlığın Ağırlığı: Bulantı ve Sartre’ın Varoluşsal Krizi 01-01-1970 03:00 Kadının Susturulmuş Çığlığı: Freud’un Histeri Vakaları ve Bugünün Gerçeği 01-01-1970 03:00 Duygular mı Çekiyor, Yoksa Kelimeler mi Büyülüyor? 01-01-1970 03:00 Toplumsal Dönüşümün Psikolojisi: İnsan ve Toplum Arasındaki Derin Bağ 01-01-1970 03:00 Labirentten Çıkış: Hayallerin Gücüyle Yükselmek 01-01-1970 03:00 Toplum Baskısı ve Dijital Yalnızlık: Türkiye’yi Bekleyen Büyük Tehdit 01-01-1970 03:00 Erken Çocukluk Döneminin Silinmez İzleri: 0-3 Yaş Arası Öğrenmenin Gücü 01-01-1970 03:00 Modern Yaşamda Kişilik Bozuklukları: Dijital Çağda Kimlik Bunalımı 01-01-1970 03:00 Kanun ve Kaos: Komiserin Gölgesi, Eşkıyanın Yo 01-01-1970 03:00 Başımız Belada mı, Yoksa Belaya Göz mü Yumuyoruz? 01-01-1970 03:00 Başım Belada: Günümüzün Eşkıyaları ve Yasal Mermiler 01-01-1970 03:00 İçimizdeki Çocuk ve Yalnızlık: Sessiz Çığlıklarımız 01-01-1970 03:00 Koltuk Korkusu: Güce Teslimiyetin Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 Kendimizle Bağ Kurmadan Başkalarına Ulaşabilir miyiz? 01-01-1970 03:00 Kadın Susarsa, Toplum Kaybeder: Şiddet ve Tacizin Gölgesinde Yaşamak 01-01-1970 03:00 Uyuşturucu ve Alkol Bağımlılığı: Gelecek Nesillerimizin Sessiz Çöküşü 01-01-1970 03:00 Türk Milleti ve Maneviyatı: Tarihsel Perspektiften Bir Değerlendirme 01-01-1970 03:00 Yeni Bir Psikoterapik Yaklaşım Olarak Hücum Terapisi 01-01-1970 03:00 ÇOĞUL KİŞİLİKLER 01-01-1970 03:00 KAYGI OLAĞAN BİR HEYECANDIR 01-01-1970 03:00 Günlük yaşamımızda hayali diyaloglar.. 01-01-1970 03:00 A TİPİ KİŞİLİK 01-01-1970 03:00 ODAKLANMA SORUNU YAŞAYAN ÇOCUKLAR 01-01-1970 03:00 CİNSEL NARSİZM 01-01-1970 03:00 HİPERAKTİVİTE OKUL BAŞARISINI ETKİLERMİ 01-01-1970 03:00 CİNSEL KITLIK 01-01-1970 03:00 ÇOCUKLUKTAKİ SARSINTILARI İLİŞKİLERİMİZDE CANLANDIRMAK 01-01-1970 03:00 NEVROTİK ÇIKMAZLAR… 01-01-1970 03:00 Yaşamımızda hepimizin çeşitli rolleri var. 01-01-1970 03:00 ARABA SAHİPLİĞİ ÖZGÜRLÜK İLE İLİŞKİLENDİRME 01-01-1970 03:00