MERHABA SOYLU SEVDAM, MERHABA VATAN
Ahmet Kaya’nın “Soylu Sevdam”ından vatana uzanan bir okuma: Bazen “merhaba”, bir başlangıcın değil; insanın kopamadığı toprağa söylediği en ağır vedanın adıdır.
Bu ülkede mezarı olmayanlar da var.
Kefene sarılamadan toprağa karışanlar…
Dönüşü beklenirken adı bir hatıraya dönüşenler…
Belki de vatanı yalnız yaşayanlardan konuşarak anlayamayız.
Bazen vatanı anlamak için, bu toprağın altında adı bile bilinmeden kalanları hatırlamak gerekir.
Ama onların hikâyesine birazdan döneceğim.
Çünkü önce şu sorunun peşinden gitmek gerekiyor:
Bir insan vatanına neden “merhaba” derken, aslında ona veda ediyor olabilir?
Bazı şarkılar dinlenmez.
İnsanın içinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.
Ahmet Kaya’nın Soylu Sevdamı benim için böyle bir kapıdır.
O kapının ardında bir sevgili aramıyorum.
Ben orada memleketi görüyorum.
Bazı şarkılar dinlenmez.
İnsanın içinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.
Ahmet Kaya’nın Soylu Sevdamı benim için böyle bir kapıdır.
O kapının ardında bir sevgili aramıyorum.
Ben orada memleketi görüyorum.
Fakat kartpostallardaki memleketi değil.
Dağlarıyla, ovalarıyla övündüğümüz; birkaç güzel cümleyle kutsayıp geçtiğimiz memleketi hiç değil.
Ben, insanın bazen kızdığı, bazen yorulduğu, bazen kendisini yabancı hissettiği ama başına bir şey geldiğinde yine dönüp baktığı o tuhaf ve derin yeri görüyorum.
Çünkü insanın vatanıyla ilişkisi, sanıldığı kadar kusursuz bir aşk değildir.
Bazen büyük bir kırgınlıktır.
Ve insan en çok da kırılabildiği yere aittir.
Bir yabancı ülkenin yanlışına öfkelenirsiniz.
Ama kendi ülkenizin yanlışına incinirsiniz.
İşte aradaki fark budur.
Öfke aklın tepkisidir.
İncinmek ise aidiyetin.
İnsan kendisine ait olmayandan hesap beklemez.
Fakat “benim” dediği yer adaletsizleştiğinde, liyakatini kaybettiğinde, çocuklarının umudunu tükettiğinde içine başka türlü bir acı çöker.
Çünkü vatan dediğimiz şey coğrafyadan önce bir beklentidir.
İnsan vatanından yalnız güvenlik beklemez.
Adalet bekler.
Haysiyet bekler.
Kendisini yabancı hissetmemeyi bekler.
Çocuğunun kendisinden daha güzel bir ülkede yaşayacağına inanmak ister.
Bu nedenle vatanın insanda açtığı en derin yara, fakirlik bile değildir.
Kendi toprağında kendisini fazlalık hissetmeye başlamaktır.
Benedict Anderson milletleri “hayal edilmiş cemaatler” kavramıyla açıklarken aslında çok sarsıcı bir hakikatin kapısını aralar:
Birbirimizi tanımadan birbirimize ait olabiliriz.
Milyonlarca insanın çok büyük bölümünün yüzünü hiçbir zaman görmeyeceğiz.
Ama bir felaket olduğunda hiç tanımadığımız bir şehrin enkazının başında kendi evimiz yıkılmış gibi bekleyebiliyoruz.
Neden?
Çünkü vatan biraz da tanımadığımız insanların kaderini kendi kaderimizden sayabilme yeteneğidir.
Bu yüzden milliyet duygusunun en güçlü biçimi bağırmak değildir.
Başkalarının acısına yabancılaşmamaktır.
Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza düşüncesi burada daha da anlam kazanır.
Toplumlar da hatırlar.
Üstelik bazen insanlardan daha uzun hatırlarlar.
Bir annenin oğlunu beklediği istasyonu…
Dönmeyenleri…
Boş kalmış evleri…
Göç yollarını…
Yarım bırakılmış sofraları…
Bir ülkenin hafızası yalnız zaferlerden oluşmaz.
Vatan biraz da birlikte gömdüğümüz insanlardır.
Belki bu yüzden insan doğduğu toprağa yalnız nüfus cüzdanıyla bağlanmaz.
Mezarlarla bağlanır.
Annesinin mezarı oradaysa başka türlü bakar o toprağa.
Babasının ayak izi bir sokakta kaldıysa başka türlü yürür.
Çocukluğunun penceresi hâlâ bir mahalleye bakıyorsa dünyanın en güzel şehri bile bazen insana yabancı gelir.
Pierre Bourdieu’nün habitus kavramını yalnız akademik kitapların arasında bırakmamak gerekir.
Çünkü memleket insanın bedenine kadar işler.
Nasıl oturduğumuza…
Nasıl sustuğumuza…
Neye ayıp dediğimize…
Nasıl yas tuttuğumuza…
Sofrada ekmeği nasıl böldüğümüze…
Bir büyüğün yanında sesimizi nasıl değiştirdiğimize kadar.
İnsan ülkesinden ayrıldığında sınırı geçer.
Fakat bütün bunlar onunla birlikte geçer.
İşte bu yüzden sürgün yalnızca kilometre değildir.
Göç yalnızca adres değişikliği değildir.
Bazen insan dünyanın en güzel kentinde yürürken çocukluğunun en yoksul, en eski sokağını özler.
Çünkü insan her zaman güzeli değil;
kendisinden olanı özler.
Ahmet Kaya’nın sesindeki o tanıdık sızı bana tam da bunu düşündürüyor.
Yağmur…
Beton…
Gökyüzüne yükselen güvercinler…
Sabah…
Vatan…
Ve bütün bunların üzerinde dolaşan ağır bir ayrılık duygusu.
Büyük kelimeler kullanmadan büyük bir memleket duygusu kurulabilir.
Çünkü insan sevmediği yere böyle veda etmez.
İnsan nefret ettiği yere dönüp son defa bakmaz.
Son kez bakmak, hâlâ oraya ait olduğunun itirafıdır.
İşte bu nedenle vatanla kurulan ilişkinin en zor biçimi koşulsuz övgü değildir.
Kırgın aidiyettir.
Vatanına kızarsın ama kopamazsın.
Memleketinin insanlarına öfkelenirsin ama başka yerde onlara bir şey söylendiğinde içine dokunur.
Ülkenin yanlışlarını görürsün ama onun acısına yabancılaşamazsın.
Gitmek istersin; giderken dönüp bakarsın.
Döndüğünde kızdığın şeyleri yeniden görürsün; yine de bir yerlerde “evime geldim” dersin.
Émile Durkheim’ın anomi kavramı tam burada önem kazanır.
Toplumun ortak değerleri sarsıldığında insan yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sorun yaşamaz; ait olduğu dünya ile arasındaki anlam bağı da zedelenir.
Adalete güven azaldığında…
İnsan emeğinin karşılığını alamadığında…
Gençler geleceklerini başka ülkelerde kurmaya başladığında…
İnsanlar düşüncelerini söylerken korktuğunda…
Liyakat yerini başka ölçülere bıraktığında…
Mesele yalnızca günlük hayatın güçleşmesi değildir.
Daha derinde başka bir şey meydana gelir:
İnsan ile memleketi arasındaki duygusal sözleşme yara alır.
Bir ülke için en büyük tehlikelerden biri de budur.
İnsanlarının birbirine ve yarına inanmayı bırakması.
Çünkü vatan yalnız sınırları korunan bir coğrafya değildir.
Vatan aynı zamanda insanların içinde taşıdığı bir “biz” fikridir.
O fikir çökerse haritalar yerinde durabilir; fakat toplum içeriden birbirinden uzaklaşmaya başlar.
Bu yüzden gençlerin gitmek istemesini yalnız ekonomik nedenlerle açıklamak eksiktir.
Bazen insan parasızlıktan değil, geleceksizlik duygusundan gider.
Ve bir ülkenin kendisine sorması gereken en ağır sorulardan biri şudur:
Çocuklarımız neden başka ülkelerde gelecek hayali kurarken kendi memleketlerinde yalnız geçmişlerini hatırlıyor?
İşte “soylu sevda” benim için tam burada anlam kazanıyor.
Soylu olan, vatanın her yaptığını doğru bulmak değildir.
Soylu olan, vatanı bir iktidarla özdeşleştirmemektir.
Çünkü hükûmet başka şeydir.
Devlet başka.
Vatan ise hepsinden daha eski ve daha derin bir şeydir.
İktidarlar değişir.
Makam sahipleri unutulur.
Bugün önünde ayağa kalkılanların yarın adı bile hatırlanmayabilir.
Fakat bir annenin çocuğuna söylediği ninni kalır.
Bir mezar taşı kalır.
Bir köyün çeşmesi kalır.
Bir şehrin kokusu kalır.
Ve insanın içine çocukken yerleşmiş o tarif edilemez “burası benim” duygusu kalır.
Belki vatan tam olarak budur.
Sahip olduğumuz yer değil;
bizi kendisine ait kılan yer.
Güvercin imgesi bu nedenle önemlidir.
Güvercin yalnızca gökyüzünde uçan bir kuş değildir.
İnsanın üzerinde hiçbir sınır çizgisi bulunmayan gökyüzüne bakma arzusudur.
Beton ise aşağıdadır.
Serttir.
Soğuktur.
Gerçektir.
Bir tarafta betonun ağırlığı, diğer tarafta göğe yükselen güvercin…
İnsanın memleketle ilişkisi de bazen böyledir:
Ayakları ülkesinin sert gerçekliğindedir; gözleri ise hâlâ daha güzel bir ülkenin ihtimalini arar.
Ve yağmur…
Yağmurun betona düşmesi bana hep başka bir şeyi düşündürür:
Arınmayı.
Bir ülkenin üzerine yağmur yağsa…
Kavgalarımızı yıkasa.
Öfkelerimizi biraz dindirse.
Kibirlerimizi temizlese.
Birbirimize taktığımız isimleri, kurduğumuz duvarları, oluşturduğumuz kampları alıp götürse.
Sonra sabah olsa.
Ve biz yeniden birbirimize bakabilsek.
Türk.
Kürt.
Alevi.
Sünni.
Sağcı.
Solcu.
Muhafazakâr.
Seküler.
Bütün kimliklerimizin öncesinde aynı ülkenin insanları olduğumuzu yeniden hatırlayabilsek.
Belki o zaman “vatan” kelimesinin gerçek ağırlığını anlayacağız.
Çünkü vatan yalnızca benim gibi düşünenlerin ülkesi değildir.
Benden farklı düşünen insanın da evidir.
Vatan sevgisinin ahlaki sınavı tam da burada verilir.
Kendimize benzeyeni sevmek kolaydır.
Asıl mesele, aynı toprağı paylaştığımız farklı insanlarla birlikte yaşayabilecek bir “biz” kurabilmektir.
Ve sonra türkünün üzerine çöken o ağır duygu gelir:
Son kez…
Bir insan neden vatanına son kez selam verir?
Belki gidiyordur.
Belki götürülüyordur.
Belki dönemeyeceğini düşünüyordur.
Belki de hiçbir yere gitmediği hâlde bildiği memleketin kendisinden uzaklaştığını hissediyordur.
Bilmiyoruz.
Fakat şunu biliyoruz:
Son kez denilen yerde hâlâ sevgi vardır.
Çünkü insanın içinde vatan bittiyse vedaya da ihtiyaç kalmaz.
Bu yüzden bazı vedalar terk etmek değildir.
Bazı vedalar, insanın kopamadığı yere son kez dokunma biçimidir.
Belki vatan sevgisinin en ağır cümlesi “Senin için ölürüm” değildir.
Bazen çok daha sessizdir:
“Sana çok kırıldım; ama senden vazgeçemedim.”
Çünkü vatan dediğimiz şey yalnızca uğruna ölünen toprak değildir.
İçinde özgürce yaşamak istediğimiz yerdir.
Çocuklarımızın gitmek zorunda kalmadığı yerdir.
Adalet ararken korkmadığımız yerdir.
Birbirimizin kimliğini tehdit olarak görmediğimiz yerdir.
Ve insanın yıllar sonra dönüp baktığında hâlâ “benim memleketim” diyebildiği yerdir.
Belki de Soylu Sevdam bize tam olarak böyle bir manzara bırakıyor:
Yağmurun altında bir ülke…
Betonun üzerinde bir hayat…
Gökyüzünde birkaç güvercin…
Sabahın sessizliği…
Ve gitmekle kalmak arasında duran bir insan.
Dudaklarında tek bir kelime:
Merhaba.
Ama bazı merhabalar başlangıç değildir.
Bazı merhabalar, insanın vatanına söyleyebildiği en ağır vedadır.
Ve bu yazı;
Bu toprağın altında adı bilinmeden kalanlara,
bir mezar taşı bile olmayanlara,
kefensiz uğurlananlara,
dönüşü yıllarca beklenip de dönemeyenlere,
ardında yalnızca bir fotoğraf, bir hatıra, bir annenin dinmeyen bekleyişini bırakanlara…
Vatan diye sevip, vatan toprağında izi dahi kalmayanlara…
Bu ülkede mezarsız, kefensiz yatan bütün isimsiz hikâyelere armağan olsun.
Çünkü bazı insanların mezarı yoktur;
ama bir memleketin hafızası, onların mezar taşıdır.
Merhaba soylu sevdam.
Merhaba vatan.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER