Kokluyorsak Varız

​Yaz aylarının o tatlı sıcağının ilk günleri, ilkbaharın son demleri sokağımızı, bahçemizi, bazen odamızı âdeta cennetten bir köşeye çevirir. Pencereyi açtığınız an içeri süzülen iğde ağacının o baş döndürücü kokusu; bahçedeki hanımeli, yasemin, saksılarda melisa ve daha niceleri... Hafif bir esintiyle ruhumuza dokunan bu kokular, gözle görülemeyen ama varlığıyla bizi bambaşka âlemlere taşıyan ilahî birer ikramdır. Belki cennetin bir provası gibi...

​Dünyayı genellikle üç boyutlu fiziksel bir alan olarak tanımlarız. Oysa insan, kendisine bahşedilen beş duyu sayesinde bu üç boyutlu âlemin ötesine geçer; her duyu, varlığın farklı bir boyutuna açılan gizemli birer kapıdır. Görmek, duymak, dokunmak, tatmak ve koklamak... Hepsi hayatı yaşanır kılan, bizi dünyaya bağlayan devasa birer nimettir. Ancak insanoğlu, elindeki nimetin kıymetini genellikle o nimetin içinde yüzerken değil, ondan mahrum kaldığında anlar. Karanlık bir dünyaya göz açmak şüphesiz en ağır imtihanlardan biridir; sessiz bir dünyada yankılanmak da öyle. Peki ya koku duyusu? Onu genellikle diğerlerinin arkasında, sıradan bir detay gibi görürüz. Oysa koku sadece hayatı güzelleştiren hoş bir esinti değil; aynı zamanda bizi bozulan gıdalardan, görünmez gazlardan ve tehlikelerden koruyan muazzam bir savunma kalkanıdır.

​Gelin, koku duyusunun biyolojik yapısındaki o büyüleyici ve diğer duyulardan ayrışan mucizevi tasarıma yakından bakalım. İnsan beyni, dış dünyadan gelen uyarıları işleyen devasa bir bilgi işlem merkezidir. Görme, duyma, dokunma ve tat alma duyularımız dış dünyadan elektriksel sinyaller aldığında, bu sinyaller önce beynimizin âdeta bir "giriş kapısı" veya "dağıtım merkezi" olan talamus bölgesine uğrar. Talamus, gelen bu duyusal verileri sınıflandırır, filtreler, önceliklendirir ve ardından işlenmek üzere ilgili üst beyin kabuğuna (kortekse) gönderir. Yani diğer duyularımız doğrudan bilincimize ulaşmadan önce bir süzgeçten geçer ve işlenir.
​Ancak koku duyusu bu hiyerarşik sıralamayı tamamen altüst eder. Soluduğumuz koku molekülleri, burnun üst kısmındaki koku reseptörlerine ulaştığı an oluşan sinyaller, talamusa hiç uğramadan doğrudan beynin en ilkel ve derin bölgesi olan limbik sisteme (özellikle de koku soğanına -olfactory bulb- ve hafıza ile duyguların merkezi olan amigdala ile hipokampüse) ulaşır. Bu, olağanüstü bir durumdur. Koku, rasyonel zihnimizin filtresine takılmadan doğrudan duygularımıza ve en derin anılarımıza sızar. 
Gözlerimiz bir görüntüyü tamamlamak için odaklanmak zorundadır, kulaklarımız sesi anlamlandırmak için zihinsel bir çaba harcar; fakat koku en saf, en doğrudan ve en manipülesiz hâliyle doğrudan ruhumuza dokunur.

​BİLİYOR MUYDUNUZ?
​Koku duyusu, biyolojik olarak beynimizde talamus filtresine takılmayan tek duyudur. Bu yüzden bir koku bizi saniyeler içinde çocukluğumuzdaki bir ana, çoktan unutulmuş bir mekâna veya bir duygu seline doğrudan ışınlayabilir.
​Beynimiz yaşlandıkça ya da Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların pençesine düştüğünde, kendini ilk ele veren duyulardan biri ne yazık ki koku alma yetisidir. Bilimsel araştırmalar, koku kaybının bu tür hastalıkların çok erken bir habercisi olduğunu göstermektedir. Beynin karanlık, sinyallerle örülü dünyasında koku yoksa o dünyanın gerçekliğinden şüphe etmeye başlarız.
​Günümüzde popüler olan "Simülasyon Teorisi" gibi en uç felsefi yaklaşımları düşünün. Gözümüzün gördüğü her şeyin bir yanılsama, kulağımızın duyduğu her şeyin yapay bir frekans olabileceğini iddia ederler. Rüyalarımızda devasa şehirler görür, sesler duyar, hatta nesnelere dokunuruz. Fakat rüyada koku almak neredeyse imkânsızdır. Koku varsa orası gerçektir; koku, fiziksel gerçekliğin en somut imzasıdır. Bu yüzden "Kokluyorsan varsın ve dünya da gerçektir." diyebiliriz.

​Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) koku ve Kur'an arasında bağ kurduğu o meşhur sözü bir daha hatırlayalım. Kur'an okuyan mümini kokusu ve tadı güzel portakala benzetirken Kur'an okumayan mümin için kokusu olmayan ama tadı güzel olan hurmayı misal vermiştir. Bu konuyu "Portakal Kokusunda Tren Yolculuğu" yazımda incelemiştim.

​Hayatın içinde her gün yaşadığımız ama çoğunlukla farkına varmadığımız harika bir koku mekanizması daha vardır: Koku adaptasyonu. Çok güzel kokulu bir odaya girdiğimizde ilk başta o muhteşem kokuyu tüm derinliğiyle hissederiz. Ancak orada kalmaya devam ettikçe koku yavaş yavaş kaybolur gibi olur. Aslında koku hâlâ oradadır; fakat beynimiz sürekli gelen aynı sinyali "arka plan gürültüsü" olarak kodlar ve bizi yeni kokuları algılamaya hazır hâle getirmek için bu hissi baskılar. Ne zaman ki açık pencereden rüzgâr eser, temiz bir nefes alırız veya dışarı çıkıp tekrar gireriz, o güzel kokuyu yeniden fark ederiz.
​Bu sistem, hayatın her alanındaki şükür mekanizmamıza benzer. İnsan sürekli aynı nimetlerin içinde kaldığında körleşir, hissizleşir. Arada bir esen hafif bir rüzgâr, bir yokluk veya derin bir tefekkür nefesi, üzerimizdeki alışkanlık tozunu kaldırır ve bize sahip olduğumuz nimetleri yeniden hatırlatır. Koku sistemimizin bu tasarımı bile bizi her an taze tutmak ve yeni güzellikleri keşfetmemizi sağlamak için tasarlanmış harika bir ilahi lütuftur.
​Yazının başındaki o bahsettiğim iğde ağacının kokusunu burnumuza ulaştıran rüzgâr sadece fiziksel bir hava akımı değildir; o, bizi her an tazeleyen, varlığımızı hissettiren ve bizi Yaratıcı'mıza şükretmeye davet eden sessiz bir habercidir. Aldığımız her nefeste, burnumuza çalınan her güzel kokuda bu muazzam mühendisliği ve sanatı düşünmeli, hayatın bize sunulmuş en güzel kokulu hediye olduğunu unutmamalıyız.

​Selam, hürmet ve dua ile...
​Aydın Babacan