Sır Namustur… 
O onurlu günleri çok şükür yaşadım…

Hem de öyle yaşadım ki, bugün dönüp baktığımda “iyi ki bu mesleği seçmişim” diyecek nefesim, gururum, Allah’a şükrüm var.
Gazetecilik, dışarıdan bakana sadece “haber yazmak” gibi görülebilir. Ama mesleği yaşayan bilir: Bu iş bir aşktır, bir mesuliyettir, bazen de gecenin bir yarısında yağmur altında fotoğraf çekmek, bazen bir annenin feryadını dinleyip kelimelere dökebilmek için yüreğini eğip bükmektir.
Biz gazeteciler, halkın kulağıyız, gözü, dili, vicdanıyız.
Hele yerel gazeteciysen, hemşehrinin nefesini en yakından duyan kişisin.
Ben kırk beş yıldır bu mesleğin ekmeğini yedim, suyunu içtim, namusunu taşıdım. Sır barındırdım. Hem de öyle sırlar ki, kulağıma fısıldayan insanın kalbi, “Remzi Bey bunu kimseye söylemez” güveniyle çarpardı. O güveni bir kere sarsarsan, ne yediğin ekmek kalır helal, ne yazdığın kelime. Çünkü gazeteciliğin birinci kuralı şudur:
Sır namustur!
Bilgi satılmaz, dostluk pazara çıkarılmaz, itibar çeyrek simit fiyatına kurban edilmez. Ha bunu yapanlar yok mu? Var. Ama onların adı gazeteci değildir; kusura bakmasınlar, adına ne derseniz deyin… gazetecilik değil.
Benim için gazetecilik; mütevazılık, saygı, güven verme mesleğidir.
“Havasıyla gazeteciyim” diyen, daha kapıdan girerken kendine sütun açtırmaya çalışan tiplerden olmadım. Olmak da istemedim. Benim derdim üç kuruş, beş kuruş hiç olmadı. Allah’a dua ettim: “Namerde muhtaç etme Ya Rab” dedim, o yetti bana.
Bugün istediğim yerde oturup çayımı içebiliyorsam, başım dik dolaşıyorsam, bu; kimsenin önünde eğilmediğimden, kimsenin işine göre haber yamamadığımdan, kimsenin cebinden medet ummadığımdan…
kısacası kimseye diyet borcum olmadığındandır.
Bakarsın biri çıkmış, “O ona yakın, bu buna yakın.”
Hadi oradan!
Ben yalnızca okuyucuma yakınım. Onun derdi neyse, onu sorar, cevabını alır, haberime koyarım. Gerisi dedikodu… Dedikodunun yapıldığı yere de ömrümde bir kez bile uğramadım, Allah’ın izniyle uğramayacağım da.
Bir Anı: Meclis Koridorlarında Heyecandan Elleri Titreyen Bir Genç Gazeteci…
Öyle bir dönemdi ki…
Milletvekilleri dediğin; ağırlığı olan, duruşu olan, samimiyeti olan insanlardı. Sayın Metin Emiroğlu… Gazi Barut… Münir Doğan Ölmeztoprak… Miraç Akdoğan… Talat Zengin… Yusuf Bozkurt Özal… Hepsiyle aynı dönemin gazetecisiydim. Ne kıymetli yıllardı!
Ankara’ya Meclis’e gittiğimiz gün hâlâ dün gibi aklımda…
Kapıdan giriyoruz; heyecan diz boyu. Sekreterlere “Malatya’dan geldik, gazeteciyiz” diye kendimizi tanıtıyoruz. Bir milletvekilinin bizi kabul etmesi bile göğsümü kabartıyor. O kapı açılıyor, içeri giriyoruz, çay ikram ediyorlar… Ben orada, Malatya’nın yerel bir gazetecisi olarak, devlette söz sahibi insanlarla aynı masada oturmanın ne büyük onur olduğunu iliklerime kadar hissediyorum.
Bugünün gençleri anlamayabilir.
Şimdiki teknoloji çağında herkes her yere ulaşıyor, bir selfie çekip “Meclisteyiz” diye paylaşınca sözüm ona gazeteci oluyor. Ama bizim zamanımızda bir milletvekiliyle çay içmek bile başlı başına bir başarı, bir heyecan, bir gurur meselesiydi.
Sonra Sayın Metin Emiroğlu döndü, dedi ki:
“Remzi Bey, öğle yemeğini birlikte yiyelim.”
İşte o anda yüreğim pır pır…
Bir milletvekiliyle lokantada aynı masada yemek yemek! Daha fazla soru soracağım, belki bir müjde alacağım, belki yepyeni bir haber… Kafamda bin türlü düşünce.
Meclis lokantasında otururken bir yandan yemek yiyorum, bir yandan sağa sola bakıyorum; televizyonlarda gördüğüm milletvekilleri etrafta dolaşıyor, gazeteci tanıdıklar var… İçimde “Aman Remzi, yanlış bir şey söyleme” telaşı… Ama aynı zamanda “Bu anı unutmam!” gururu.

Malatya’ya döndüğümde ilk işim gazeteye gidip manşeti atmaktı:
“Metin Emiroğlu ile yemekte Malatya’yı konuştuk.”
Fotoğrafı bastık, haberi yazdık.
İşte gazetecilik böyle bir heyecandı.
Ben Beklentiyle Değil, Onurla Haber Yazarım
Benim milletvekillerimle, belediye başkanlarıyla, bürokratlarla hep iyi bir diyaloğum oldu. Çünkü ben onlardan bir şey istemedim. Bir makam, bir ihale, bir köşe, bir torpil… Böyle bir beklenti içine hiç girmedim.
Benim işim, onların işine karışmak değil; halkın derdini sorup cevabını halka aktarmaktı.
O yüzden kimsenin gölgesinde kalmadım.
Kimsenin arka bahçesi olmadım.
Kimsenin borç defterine adımı yazdırmadım.
Bir insanın en büyük zenginliği budur:
Kime gebe olmadığını bilmek.
Ben de öyle yaşadım. Sırtımda kimsenin yükü yok, vicdanımda kimsenin emaneti yok. Yazdığım her satır bana ait, duruşum bana ait, imzam bana ait.
Meslektaşlarıma İnce Bir Sözüm Var…
Bugünün genç gazetecilerine sesleniyorum:
Gazetecilik, klavye hızlı kullanmak değildir.
Haber, sosyal medyada ilk paylaşan olmak değildir.
Bu iş öncelikle insanlık işidir.
Haber kaynağını satmayacaksın.
Sır tutmayı bileceksin.
Dik duracaksın.
Bir gün seni alkışlayacaklar, bir gün seni eleştirecekler…
Ama sen kendi doğrunla, kendi vicdanınla yürüdün mü, Allah seni kimseye muhtaç etmez.
Ben bu mesleği yaparken çok kişi geldi geçti.
Kimi para peşinde koştu, kimi makam…
Ama sonunda gördük ki, geriye kalan tek şey namusla tutulmuş bir kalemmiş.
Benim tek zenginliğim budur.
Kalemim.
Onurum.
Sır tutan dilim.
Doğruyu yazan yüreğim.
Ve diyorum ki:
Bir daha dünyaya gelsem, yine gazeteci olmak isterim.
Yine Remzi Hayta olarak gelmek isterim.
Yine anamın ak sütü gibi helal haber yazmak isterim.
Benim ne kimsenin cebinde işim oldu, ne kimsenin dedikodusunda.
Benim derdim üç kuruş olmadı; gazeteciliğin meselesi oldum ben.
Bu meslekten razıyım, Allah da benden razı olsun.
Ve şunu herkes duysun:
Benim Malatya’da kimseye diyet borcum yok!
Kalemim eğilirse elim kırılsın, doğruluğum şaşarsa ömrüm kısalsın.
Benim tek derdim; memleketime doğru haber ulaştırmak, okuyucuma güven vermek, mesleğime namusla hizmet etmek.

Bugün yine şükrediyorum:
Başım dik, kalemim sağlam, yüreğim huzurlu.
Daha ne ister insan? REMZİ HAYTA-MALATYA’DAN