“Yalanla Yürüyenler, Devletin Ağırlığını Bilemez!”
Evet, unutmuş olabiliriz… Pandemi diye üç yıl süren bir karanlık dönem geçti bu ülkenin üzerinden. Ardından, 6 Şubat sabahı tarihin gördüğü en yıkıcı felaketlerinden biriyle, “Asrın Depremi”yle sarsıldık. Hayatlarımız değişti. İnsanlar öldü, şehirler yıkıldı, hayatlar mahvoldu. Acının tarifini unuttuk, çünkü hâlâ yaşıyoruz.
Ama her ne olduysa, bir şeyleri daha kaybettik bu süreçte: Gerçekliği! Samimiyeti! Dürüstlüğü!
Artık nereye baksanız, kimle konuşsanız aynı tablo: Yüzde seksen yalan, yüzde yüz mazeret…
Sivil toplum kuruluşlarının bazı başkanları ve siyasi partilerin il başkanları geziyor, pozlar veriyor, sosyal medyada boy gösteriyor. “Biz millet için varız,” diyorlar. “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir,” diye nutuklar atıyorlar. Atıyorlar da, yersen! Ama yiyen de oluyor. Çünkü millet artık gerçek ile gösteriyi ayırt etmekte zorlanıyor.
Bir yanda protokol sofralarında kürsü kapmaya çalışanlar… Diğer yanda memleket için bir damla ter akıtmamışken her konunun üstüne basan, her kazanın başında ahkâm kesen, her mikrofonu kendine çevirenler…
Devleti, hükümeti eleştirmekten geri durmuyorlar ama dönüp kendilerine bakmıyorlar. “Sen nesin, kimsin, hangi işe ne faydan olmuş?” diye sormaya korkuyor insan. Çünkü verecek cevapları yok. Aşure kazanının başında devlet kesilmiş konuşuyor… Sanki elinde devletin gücü varmış gibi! Halbuki ne bir yaptırım gücü, ne samimi bir emeği var. Ama çenesinde güç var, o bol!
Bazı gazeteci görünümlü kişiler de cabası… Bir avuç basın ilan parası, birkaç fotoğraf karşılığında kalemlerini satıyorlar. Üç kuruş uğruna birilerini parlatıyor, diğerlerini karalıyorlar. Kimisi tetikçilik yapıyor, kimisi algı operasyonu peşinde. Hani nerede kalmış o kutsal gazetecilik mesleği? Nerede halkın sesi, nerede kalemin onuru?
Siyasi partilerin bazı il başkanları var mesela… Kahve kahve dolaşıyorlar. İki kişiyi yanlarına alıp üç fotoğraf çektiriyorlar. “Biz sahadayız,” diyorlar. Sahadasınız da ne için? Allah rızası için mi, yoksa gelecek seçimde vekillik, belediye başkanlığı, meclis üyeliği hayaliyle mi?
Açık konuşalım artık: Devletten başka bu milleti düşünen kalmadı! Ne bir parti, ne bir dernek, ne bir kişi… Herkesin niyeti başka, herkesin ajandası gizli!
Bu milletin en büyük derdi artık yoksulluk değil, deprem değil, hastalık değil… En büyük dert: YALAN!
Bir insan işi düşünce gece yarısı bile arar, ama senin işin düşünce ortadan kaybolur, kırk türlü mazeret sıralar.
Bir insan bir koltuk bulunca senden daha büyük görür kendini.
Bir insan parayı bulunca halkı küçümser, devleti sorgular.
Ama unutur bir şeyleri…
Devletin gücünü sorgularken, devletin yokluğunu düşünmez.
Devleti eleştirirken, onun sayesinde ayakta kaldığını hatırlamaz.
Devlet olmazsa ne STK kalır ne siyasi parti ne de medya!
Bugün geldiğimiz noktada toplum, yalanın normalleştiği, mazeretin meşrulaştığı, yalakalığın ödüllendirildiği bir bataklığa saplanmış durumda.
Ama biz susmayacağız.
Ben gazeteciyim, işim yazmak.
Gördüğüm gerçeği, duyduğum feryadı, hissettiğim öfkeyi kâğıda dökmek zorundayım.
Bunu sadece mesleki sorumlulukla değil, vicdanımla yapıyorum.
Kimse kusura bakmasın.
Yalakalıkla bir yerlere gelenler, yalana alışanlar, mazereti karakter edinmiş olanlar bu yazıyla rahatsız olsun. Çünkü haddini bilmeyene, sınır koymak gerekir.
Gerçekleri konuşmaktan korkanlara değil, doğruları yazanlara ihtiyaç var bu ülkede!
Devlet kutsaldır.
Koltuk gelip geçer.
Yalakalık, eninde sonunda sahibini küçük düşürür.
Yalanlar bir gün biter ama devletin gölgesi hep üzerimizde kalır.
REMZİ HAYTA- MALATYA’DAN