6 Şubat: Toprak Uyandı, Gökyüzü Ağladı

REMZİ HAYTA ( Gazeteci & Yazar ) Malatya'lı

05-02-2025 12:12

6 Şubat: Toprak Uyandı, Gökyüzü Ağladı
"6 Şubat… Sabah umutlarımız yıkıldı, öğlen hayallerimiz göçtü. Bir günde iki büyük deprem, milyonlarca yürekte kapanmayan bir yara açtı. O günü unutmak mümkün mü?"
"6 Şubat… Sadece bir tarih değil, yüreğimizde hiç dinmeyen bir sızı. Karanlık o gecede kaybettiklerimizi unutmadık, elimizden tutanları da…"
6 Şubat 2023: 
Gecenin en derin, en sessiz anıydı… Saatler 04.17’yi gösterdiğinde, uyku ile uyanıklık arasında bir boşlukta, önce derin bir sessizlik oldu. Ardından, önce hafif bir sarsıntı, sonra daha güçlü bir uğultu… Ve sonra yerin altından yükselen korkunç bir gürültüyle her şey altüst oldu.
O an hissettiklerimi tarif etmem imkânsız. Sarsıntının şiddeti arttıkça, duvarlara tutunarak yan odada uyuyan ablama doğru ilerlemeye çalıştım. Ama sanki ev değil, dünya yerle bir oluyordu. Her adımımı atarken, duvarlar üzerime geliyordu. Nihayet ablamın odasına vardım, onu uyandırıp güvenli bir alana götürdüm. Dualarımızla, gözyaşlarımızla, titreyen bedenlerimizle, depremin sona ermesini bekledik. Ama o kadar uzundu ki… Bir an hiç bitmeyecek sandım.
Son 20-25 saniyesinde depremin yön değiştirdiğini hissettim. Artık sona yaklaşıyordu. Yavaş yavaş şiddeti azaldı. Hemen kendimizi dışarı attık. O an aklıma gelen tek şey çocuklarımdı. Onlara ulaşmalıydım. Sokakta çığlık çığlığa bağıran insanlar vardı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Elektrikler kesilmiş, gece karanlığında yalnızca çaresizlik vardı. Herkes bir yerlere koşuyor, anneler evlatlarını, evlatlar annelerini arıyordu.
Titreyen ellerimle çocuklarımı aradım. İkisinin de iyi olduğunu duyduğumda içime biraz olsun su serpildi. Ama o gece artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Evin içine girmeye cesaret edemiyorduk. Sürekli artçılar oluyordu. Biraz kendimize gelince etrafı kontrol ettim. Evde küçük hasarlar vardı ama ayakta duruyordu. Şükür dedim içimden… Ama asıl şok, o an değil, ilerleyen saatlerde gelecekti.Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken herkes çaresizce bir yerlere sığınmaya çalışıyordu. Trafik felç olmuştu, araçlar yollarda kilitlenmişti. Bizim ev müstakil olduğu için kısa sürede bir toplanma alanına dönüştü. Önce çocuklarım geldi. Oğlum Ömür, iş yerimin yıkıldığı haberini almış. Yan binada çökme olmuş ve benim iş yerim sanılmış. Depremin verdiği korkuyla gözyaşları içinde bana sarıldı: "İyi ki buradasın baba!" dedi. O an hissettiklerimi anlatamam… Onu sımsıkı kucakladım, ama güçlü durmak zorundaydım.

Kısa sürede tüm ailemiz evin önünde toplandı. Abimler, ablamlar, yeğenlerim… Ama herkes korkudan araçlarının içinde oturuyordu. İçeri girmeye cesaret edemiyorduk. Bir yandan da telefonlar susmuyordu. Dostlarımız, akrabalarımız, "İyi misiniz?" diye soruyordu. Depremle birlikte sadece evler değil, insanın ruhu da yıkılıyordu.
Yaklaşık 40 kişi bizim eve sığınmıştı. Ev küçüktü ama yüreğimiz genişti. Sobamızı yaktık, herkes sırayla içeri girip ısınmaya çalışıyordu. Münüre ablam kahvaltı hazırlamaya başladı. Elimizde ne varsa ortaya koyduk. Bir kutu ekmeği, bir avuç peyniri, birkaç zeytini bölüşüyorduk. Ama çocuklar her şeyi yemiyordu. Gözlerimiz marketlerdeydi. "Acaba açılır mı?" diye umutla bekliyorduk. Çünkü çoğunun yiyeceği evlerinde kalmıştı ve kimse geri dönmeye cesaret edemiyordu.
13.24: O Kara An…
Saat 13.24… Kahvaltıdan sonra herkes evin içine girmişti. Yaklaşık 38 kişi içerideydi. Çocuklar bir odada oynuyor, büyükler ise yemek yiyordu. O an geldi…
Önce hafif bir sarsıntı… Hepimiz birbirimize baktık. "Artçı mı?" dedik. Ama hayır… Daha büyük, daha korkunç, daha yıkıcı bir sarsıntı başladı. Yer yarılmış gibi bir gürültü koptu. Ev zangır zangır titriyordu. Kaçmak istiyorduk ama nereye? O an 38 kişi kapıya doğru koştu. Tam bir kaos yaşanıyordu. Çocuklar çığlık çığlığa, anneler evlatlarını kucaklamış, babalar birbirine sarılmış… Kapıyı bulamayan, düşen, yere kapanan… Birbirimize çarpa çarpa dışarı attık kendimizi.
Dışarı çıktığımızda, kimsenin ayağında ayakkabı yoktu. Karın üzerine yalın ayak basıyorduk ama acıyı hissetmiyorduk bile. O an sadece hayatta kalmaya çalışıyorduk. Etrafımıza baktığımızda, her köşede bir bina çöküyordu. İnsanlar enkaz altında kalıyordu. Çığlıklar, feryatlar, yardım isteyen sesler… O an cehennemi yaşadık.
Kıyamet Gibi Bir Gece…
Saatler ilerledi. Depremin ilk gecesi, hayatta kalma mücadelesinin en çetin anlarıydı. Ambulans sesleri hiç kesilmiyordu. Araçlarda yakıt azalıyor, benzinciler kapalıydı. Telefon hatları zayıftı, internet yoktu. Ama dışarıdakiler bizden daha çok bilgiye sahipti. Türkiye’nin dört bir yanından telefonlar geliyordu. "Nasıl yardım edebiliriz?" diyorlardı.
O gece oğlum Ömür’ün arabasında ısınmaya çalışıyordum. Saat 23.00 civarıydı. Yan araçtan bir kadın geldi, camı çaldı: "Su var mı?" dedi. Oğlum yok dedi ama kadın ekledi: "Çocuk çok istedi de ondan soruyorum…" O an içimiz cız etti. Yarım şişe suyumuzu paylaştık. O çocuğun suyu yudumlaması, benim için de bir can suyuydu…
5 Gün Sonra…
Depremin 5. gününe geldiğimizde artık hiçbirimiz eskisi gibi değildik. Gıda sorununu çözmüştük, ama sıcak yemek arıyorduk. 
5 günün sonunda insanlar birbirlerine "Ne yapacaksınız?" diye sormaya başladı. Ama cevap yoktu. Çünkü biz de bilmiyorduk. Gidecek bir yerimiz yoktu. Evlerimize giremiyorduk. Kimse kimseyi bırakmak istemiyordu. Ama bildiğimiz bir şey vardı: Birbirimize tutunarak bu felaketi atlatacağız…
Bugün, o anları hatırladıkça yüreğim sızlıyor. Kaybettiklerimizi, o korku dolu geceleri, o dayanışmayı… Ama biliyorum ki bu şehir, bu insanlar küllerinden yeniden doğacak. Çünkü biz Malatyalıyız. Çünkü biz, birbirimiz için varız…
KAR KIYAMET, SOĞUK VE ACI…
Yeğenim Kerem, Ankara’dan yola çıktığında elinden geleni yapmış, eksik ne varsa alıp araca yüklemişti. Ne bir mola verdi ne de durup dinlendi. Gece yarısını bulmadan Malatya'ya vardı. O sırada biz, o dondurucu soğukta kapının önüne koyduğumuz bir tenekede tahtalar yakarak ısınmaya çalışıyorduk. Ama içimizi ısıtan bir ateş yoktu… Çünkü enkaz altında kalanlar vardı. Ve biz, çaresizce dua ediyorduk.
Gün doğduğunda, herkes bulabildiği ekmek, zeytin, peynirle karnını doyurmanın peşindeydi. Ama çocuklar… Onların sıcak bir yemeğe ihtiyacı vardı. Aileler bir cesaretle evlerine dönmeye başladı. Çünkü gece hangi kıyafetle dışarı çıktıysalar, hâlâ üzerlerinde o vardı. Planlar yapıldı: "Sen mutfağa gir, ben yatak odasına bakarım, çocukların üstünü alalım…" Kimi battaniye aldı, kimi birkaç parça kıyafet. Öğleye kadar süren bu telaş sonunda herkes tekrar bizim evin önünde toplandı. Çocuklar giyinip yemeklerini yedi, anne babalar bir nebze olsun rahatladı. Ama bu rahatlama sadece bedenen oldu. Çünkü herkesin zihni enkaz altında olanlarda, kaybolanlarda, haber alamadıklarındaydı.
Dostlarım elimi hiç bırakmadı. Gıda konusunda sıkıntımızı aşmaya başlamıştık. Kardeşim Nurhan, Sivas’ta görev yapan yeğenim Tarık’a ulaşmış, el birliğiyle özellikle bebek ve çocuklar için ihtiyaç malzemeleri göndermişlerdi. 7 Şubat’ta ulaştı bize o yardım. Az da olsa bir nefes aldık.
Ama su… O hâlâ büyük bir problemdi. Su ihtiyacını gıda yardımı yapan birkaç yerden temin etmeye çalışıyorduk. Aynı zamanda çalışanlar, uzaktan da olsa işlerini sürdürmeye çabalıyordu. Hayat devam etmek zorundaydı, ne kadar zor olsa da…
BEKLEMEK VE BELİRSİZLİK…
Depremin üçüncü gününde, yakıt krizi büyük ölçüde çözüldü ama istasyonların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Nakit ödeme zorunluluğu vardı. Bankalar açıktı ama ATM önlerinde de uzun sıralar vardı. Yakıt bulmak bile bir mücadeleye dönüşmüştü.
Bu süreçte Samsun’daki dostlarımın hazırladığı yardım kolileri Malatya’ya ulaşmıştı. Gidip teslim aldık. Öyle güzel hazırlanmıştı ki… A’dan Z’ye her şey vardı. O kadar anlamlıydı ki… 2 yaşındaki torunum, deprem gecesinden beri ayakkabısızdı ve o yüzden hiç yürümemişti. Ayakkabıları giyer giymez koşturmaya başlaması, gözümün önünden gitmeyen bir sahne olarak kalacak.
Zor da olsa, internet çektiği anlarda araştırma yapıyorduk. Yardımlar nerelerde dağıtılıyor, nelere ulaşabiliyoruz? Artık temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilir hâle gelmiştik. Ama sıcak yemek… İnsan illa ki sıcak bir çorba, sıcak bir ekmek arıyordu.
Ve bir gün kapıya sesler geldi: “Bir kap getirin, yemek dağıtılıyor.” İçeriden iki tencere alıp gittik. Birine yeşil fasulye, diğerine erişte doldurdular. Yemeği dağıtan askeriye idi. O eriştenin tadını hâlâ unutamıyorum… Günler sonra sıcak yemek yiyebilmiştik. Askeriyenin bu dokunuşu, o gün bizim için tarifsiz bir umut ışığı oldu.
GİTMEK Mİ, KALMAK MI?
Depremin beşinci gününe geldiğimizde, dışarıdan arayan herkes soruyordu: “Ne yapacaksınız?” Ama cevap veremiyorduk. Ne yapacağımızı biz de bilmiyorduk. Kafamız allak bullaktı.
Dışarıdakiler ısrarla “Ev hazırladık, çıkın gelin, biraz dinlenin” diyordu. Ama kim kimi bırakıp gidebilirdi? Kimisi işi için kalmalıydı, kimisi sevdiklerini geride bırakamıyordu.

O gün çocuklarıma “Burada beklemeyin, gidin, birkaç gün dinlenin, sonra dönersiniz” dedim. Ama gitmek istemediler. Bir bana, bir çocuklarına baktılar. Sonunda ikna oldular.
Altıncı günün sabahında yola çıktılar. Bir araba, beş yetişkin, üç çocuk… Bagaj, çocukların ihtiyaçlarıyla dolu… Yol boyunca Kayseri’de insanların yol kenarlarına çadırlar kurup “Ücretsiz çay, çorba” pankartları açtığını, trafik ışıklarında durup araçları davet ettiklerini duyduğumda gözlerim doldu. Türkiye tek yürek olmuştu. Herkes, elinden geleni yapıyordu.
VE SONRASI…
Artık koordinasyon merkezine sürekli gitmeye başlamıştım. Deprem bölgesindeki gelişmeleri daha yakından takip edebilmek için hep oradaydım. Devletimiz ilk günden beri tüm imkânlarını seferber etmişti. Valilik koordinasyonunda işler hızla yürütülüyordu. AFAD personelleri, arama kurtarma çalışmalarında canlarını ortaya koyuyordu.
Malatya ise neredeyse tamamen boşalmıştı. İnsanlar başka illere göç etmişti. Kimi televizyon başında memleketinden haber alıyordu, kimi çocukları için, ailesi için şehirden ayrılmak zorunda kalmıştı.
Sonunda çadır kentler kurulmaya başladı. Ben de evimin önüne kurulan bir çadırda, yaklaşık üç ay boyunca yaşadım. Ardından konteyner kentler oluşturuldu ve şehrin yeniden inşasına başlandı.
UNUTMAYACAĞIZ!
Bugün 6 Şubat… İkinci yılı geride bırakıyoruz. Ama yaşananlar, hâlâ dün gibi aklımızda.
Unutmayacağız…
O enkaz altından kurtardığımız bebeklerin titreyen ellerini unutmayacağız…
Evlatlarını kaybeden annelerin sessiz çığlıklarını unutmayacağız…
Gözümüzün önünde sevdiklerini toprağa veren babaların, dimdik durmaya çalışırken gözyaşlarına engel olamadıkları o anları unutmayacağız…
Unutmayacağız ki bir daha yaşanmasın!
Unutmayacağız ki bir daha ihmal olmasın!
Ve en önemlisi, dualarımızı eksik etmeyeceğiz…
“Allah’ım, bizi bir daha böyle bir imtihanla sınama. Bu millete bir daha böyle bir acı yaşatma. Kaybettiklerimize rahmet eyle, geride kalanlara sabır ver. Bizi, insanlığı, vicdanı ve kardeşliği kaybetmekten muhafaza eyle. Çünkü asıl felaket, vicdanı kaybetmektir…”
Amin…
HER ZAMAN DUALARIMDA VE TEŞEKKÜR BORÇLU OLDUĞUM DEĞERLİ İNSANLAR:
Ankara Valisi Sayın Vasip Şahin,
Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık,
Enver Akgün,
Milletvekili Veli Ağbaba,
Sakarya’dan Gazeteci Dostum Murat Uygun,
Antalya’dan Gazeteci Mehmet Kesim,
BBP İl Başkanı Abdulvahap Karaman,
Vakıflar Bölge Müdürü Adem Bacanlı
Emekli Vali Adnan Yılmaz,
Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ömer Urhal’ın muhterem eşi Kadriye Urhal,
Samsun Atakum Muhtarlar Derneği Başkanı Hava Rendeci,
Önceki dönem muhtar Sabiha Demirci…
Muhtar İdris Yıldız
Hepsine minnettarım, hepsine saygılarımı sunuyorum.
REMZİ HAYTA

DİĞER YAZILARI Sır Namustur…  O onurlu günleri çok şükür yaşadım… 01-01-1970 03:00 Kalemi Satmayanların Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 “Yalanla Yürüyenler, Devletin Ağırlığını Bilemez!” 01-01-1970 03:00 Unvanı Olana Makam, İnsana İsim Yakışır 01-01-1970 03:00 Fenomenlik Maskesiyle Saldırmak Adamlık Değil, Dijital Kahpeliktir! 01-01-1970 03:00 İyi Gün Dostu mu, Kötü Gün Dostu mu? 01-01-1970 03:00 "Vakit geldi mi, söz namus sayılırdı..." 01-01-1970 03:00 "Desinler İçin Yaşayanlar “ 01-01-1970 03:00 "Gazetecilik Arpayla Ölçülmezdi Vaktiyle" 01-01-1970 03:00 Kemiğin Peşinde Havlayanlar 01-01-1970 03:00 Zenginlik Malda Değil, Yürekte Olur 01-01-1970 03:00 Sen Üzülme, Bırak Kaybedenler Üzülsün… 01-01-1970 03:00 İt, İttiğini Yapacak Ama Biz de Adamlığımızı Gösteririz! Kalemi Namus Bilmeyenler İçin… GAZETECİLİK ONUR İSTER, KARAKTER GEREKTİRİR! 01-01-1970 03:00 "Şeytanın İşi Gücü Vesvese" 01-01-1970 03:00 Zenginliğin Kefareti: İnsanın Gözyaşıyla Ödenir 01-01-1970 03:00 “Yerel Basın Krallar Gibi Yaşıyor(!)” 01-01-1970 03:00 2025: Yeni Bir Sayfa, Yeni Bir Umut 01-01-1970 03:00 Unuttuklarımızla Yok Oluyoruz 01-01-1970 03:00 "Sayın Cumhurbaşkanım, Enkaz Altındaki Sesimizi Duyun" 01-01-1970 03:00 "Deprem Unutuldu, Şükür Susturuldu, Gülmek Yasaklandı" 01-01-1970 03:00 “İnsanın Kağıt Kadar Kıymeti Kalmışsa…” 01-01-1970 03:00 İyi İnsan Olmak Üzerine: Bir Mesleğin ve Hayatın Aynası 01-01-1970 03:00 Çay İçmeye Gittik, Cebimiz Boşaldı Emmioğlu 01-01-1970 03:00 “MUTLULUĞUNU YİTİREN ŞEHİR: MALATYA’NIN ÇARESİZLİĞİ” 01-01-1970 03:00 Çorum Valisi Ali Çalgan ile Çorum’a Dair İzlenimlerim Geçtiğimiz günlerde 29 Ekim Cumhuriyet un Bayramı’nın coşkusunu yaşamak üzere Samsun’a gitmiştim. 01-01-1970 03:00 Türkülerle Başlayan, Dualarla Sona Eren Bir Hikaye 01-01-1970 03:00 "Ne Oldu Bize? Tahammülsüzlük ve Şiddetin Pençesinde Bir Toplum" 01-01-1970 03:00 Gerçek Dostluk Kötü Günde Belli Olur 01-01-1970 03:00 Misafirperverliğin Bereketi: Paylaşmanın Zenginliği 01-01-1970 03:00 Kaliteli ve Kalitesiz İnsanlar: 01-01-1970 03:00 Şeref, Para ile Ölçülmez 01-01-1970 03:00 Gizli Yüzler: Modern Dilencilerin Gerçek Hikayesi 01-01-1970 03:00 "Gülüşlerin Susturulduğu Toplum” 01-01-1970 03:00 Muğla’da Bir Malatyalı Vali: Dr. İdris Akbıyık ile Sohbet 01-01-1970 03:00 Gazetecilik: Ahlak ve Dürüstlük Demektir ! 01-01-1970 03:00