HAPLA SUSTURULAN BİR TOPLUM MUYUZ?
Derman mı, damga mı?
Kimi okuyarak âlim olduğunu zanneder…
Kimi yaşayarak zalimleşir…
Kimi de yaşadıklarıyla ya kâhin olur… ya şifacı…
Peki…
Yaşamadığın bir acıyı, hissetmediğin bir duyguyu gerçekten anlayabilir misin?
Anlamadığını nasıl çözebilirsin?
Bugün sistem bize ne sunuyor?
Biraz dinlemek…
Biraz “iyi geldin” hissi…
Araya serpiştirilen küçük haplar…
Sonra?
Seanslar seyrekleşir…
Ama bağımlılık artar.
Çünkü o küçük haplar, zamanla büyür.
Ve kimse “dur” demez.
Asıl mesele şu değil mi?
İnsan iyileşsin mi isteniyor…
Yoksa susturulsun mu?
Neden kimse kök soruna inmiyor?
Neden herkes, insanın iç dünyasına inerken, karanlıktan korkar gibi geri çekiliyor?
Yoksa gerçek şu mu?
Kendi karanlığıyla yüzleşemeyen, başkasının karanlığına ışık tutamaz.
Kendi yarasını sarmamış biri, başkasına nasıl merhem olabilir?
Bir noktada süreç tıkanır…
Cevaplar yetersiz kalır…
Ve en kolay yol seçilir:
İlaç.
Sonra yıllar geçer…
Danışan sorgulamaya başlar…
Ama bu kez yön değişir:
Psikologdan… psikiyatriste…
Ve sonuç?
Çare arayan insan;
tanılarla, ilaçlarla ve etiketlerle baş başa kalır.
İş hayatında…
Sosyal çevrede…
İlişkilerde…
Artık o bir birey değil…
Bir etikettir.
Şimdi asıl soruyu soralım:
Bu meslekleri icra edenler gerçekten hazır mı?
Kendi travmalarıyla yüzleşmiş mi?
Kendi iç dünyasını tanıyor mu?
Yoksa sadece diploma verilerek, insanların hayatına dokunma yetkisi mi tanınıyor?
Bu şekilde ilerleyen bir sistem;
Daha fazla ilaç kullanımı,
daha fazla bağımlılık,
daha fazla bastırılmış duygu üretmez mi?
Bugün hakkını arayan insana ne deniyor?
“Agresif…”
“Sorun çıkaran…”
Peki ya susanlara?
Duygularını bastıranlara?
“Ne kadar hanımefendi…”
Ne garip değil mi?
Hakkını arayan dışlanır…
Susturulan kabul görür…
Hatta denir ki:
“Sen de bir hap al…”
“Bir sigara iç, geçer…”
Bu yaklaşım…
Sağlıklı bir çözüm mü?
Yoksa açık bir yönlendirme mi?
Ailelere sesleniyorum:
Baş edemediğiniz sorunların kökü,
belki de görmekten kaçındığınız yerde saklıysa…
O zaman sormak gerekir:
Kendi ellerinizle çocuklarınızı kaybetmiyor musunuz?
Ve son söz…
Bu bayram…
“İlacını içtin mi?” demek yerine…
Bir kez sarılın…
“Yavrum, bir ihtiyacın var mı?” deyin…
“Kalbini kırdıysam özür dilerim…” deyin…
“Ben seni seviyorum…” deyin…
İnanın…
Bu, bir çuval bayram şekerinden daha kıymetlidir.
Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
Şeker Bayramınız, her şeye rağmen şeker gibi geçsin…
Nagihan Akargeçer